20 yy Sanatını Hazırlayan Etmenler

2010-03-07 23:07:00
20 yy Sanatını Hazırlayan Etmenler  |  görsel 1
20 yy Sanatını Hazırlayan Etmenler

İÇİNDEKİLER

I. SANAYİ DEVRİMİ 2
II. DEMOKRATİK DEVRİM 3
III. BİLİMSEL DEVRİM 4
IV. TEKNOLOJİK GELİŞMELERİN SANATA ETKİSİ 5
IV.I. İLETİŞİM: 5
IV.II. KİTLE PAZARI: 5
IV.III. FOTOĞRAF: 6
IV.IV. SİNEMA: 7
IV.V. ARTS & CRAFTS: 7
V. SANAYİ DEVRİMİ’NİN TOPLUM HAYATINA ETKİSİ VE BİREYSELLEŞME 8
KAYNAKÇA

Kapak Resmi: ‘Le Pont de l’Europe’, Gustave Caillebotte, 1877

Sanatı kuşkusuz, içinde bulunduğu toplumun ekonomik ve kültürel değerlerinden soyutlamak olanaksızdır. Çağın düşünce, bilim, toplum yapısı ve teknolojik gelişmeleri hakkında bir fikir sahibi olmadan sanatı anlayabilmek imkansızdır.

Bu çalışmanın temel konusu olan, 20. yüzyıl Batı Sanatını biçimlendiren etmenleri anlayabilmek için ise, ağırlıklı olarak 18. ve 19. yüzyılın siyasal, toplumsal, kültürel ve bilimsel gelişimlerine bakmak gerekir. Avrupa, 18. yüzyılın sonlarından itibaren iki yönlü bir değişim dönemine girdi. 1776 Amerikan ve 1789 Fransız Devrimi ile ‘kültürel’ sonuçları bulunan Demokratik devrim, bir diğeri ise 18. yüzyılda İngiltere’de ortaya çıkan Endüstri devrimidir.

Tüm bunların sonucunda, aristokrasiye karşı zaferini ilan eden, gittikçe zenginleşen burjuvazi ve yeni oluşan, burjuvaziyi, emeğini satarak zengin eden işçi sınıfı, iki ayrı toplumsal tabaka olarak 19. yüzyıla damgasını vurdu.

Sanata ve sanatçıya bakış da bu toplumsal dönüşümler ışığında değişti. Monarşik ve aristokratik toplumda sanatçı, sarayın övünç kaynağı veya değerli bir mal olarak görülüyordu, yükselmeye çalışan burjuvazi için ise, lüks hizmetler sunan, pahalı bir kişiydi. 19. yy. burjuva toplumu için sanatçı, bireysel girişimi, bir ‘dehayı’, daha genel olarak yaşamın tinsel değerlerini temsil ediyordu. Orta sınıfın kaos ve güvensizlik içinde sürdürülen yaşamlarında sanatın, geleneksel dinin yerini aldığı bile söylenebilir.

Sanatı, 19. yüzyıl burjuvazisi kadar takdir eden ve eserler için bu kadar bol harcama yapan başka bir toplum görülmemiştir. Öncesinde, hiçbir toplum resim, heykel, eski ve yeni kitap, dekorasyon süsleri, müzik ya da tiyatro gösterileri için bu ölçüde para harcamamıştı. Öte yandan sanata para harcayanlar sadece burjuvazi değildi, teknoloji ve bilim sayesinde ilk kez, bazı sanat türlerini ucuz maliyetle ve daha önce hiç görülmemiş ölçülerde yeniden üretmek teknik olarak olanaklı hale geldi. Böylece burjuva sanatı halka inmekle kalmadı, sanat, ona sadece emeği geçenlerin değil, kapitalistlerin de kazanç kapılarından biri oldu.

I. SANAYİ DEVRİMİ

“Bir kere şuna tam anlamıyla kani olmamız gerek: Bugün tarihimizi yapanlar, bir zamanlar Yunan sanat eserlerini yaratmış olanlarla aynı insanlardır. Fakat bunu yaparken, şöyle bir görevimiz vardır: Onlar sanat ürünleri yaratırken, bugün bizler yalnızca lüks tüketim malları üretiyoruz; bu insanları bu denli kökten değiştiren şeyin ne olduğunu bulmalıyız.”
Richard Wagner, 1907

18.yy.da İngiltere’de buhar makinesinin bulunması ortaya çıkan sanayi devrimi, 1870’ten sonra Avrupa ve ABD’ye yayılması, bazı tarihçilere göre, (Gordon Childe’in deyimiyle) “neolitik devrim”den sonra insanlık tarihi süresince görülen en önemli ikinci gelişmedir.
Kömür ve çelik sanayinin gelişimi, buharlı motorların icadı ile hemen arkasından gelen elektrik ve kimya teknolojisindeki gelişmeler, daha önce hiç görülmemiş türden yeni sanayi kollarının oluşmasına yol açtı.

Sanayi alanlarının böylesine çoğalmasıyla birlikte üretimde çok büyük bir artış sağlandı. “Daha fazla mekanik güç, daha fazla hammadde, daha fazla üretilmiş mal, daha fazla artık, daha fazla ulaştırma, sanayi ve ticaret süreçlerini izleyecek daha çok yazman, malları satın alacak daha çok tüketici, satacak daha çok satıcı ve daha büyük sermayesi olan, daha çok insan çalıştıran daha büyük firmalar ortaya çıktı hızla.” (Dünya Tarihi, W.H.McNeill, sf.464) Sanayinin gelişiminde, üretilen mallar için gerekli olan hammaddenin sağlanması ve bunların dış pazarlara satılabilmesi için güçlü bir ulaşım ağına ihtiyaç vardı ve 19.yy.ın II. yarısında demiryolları, Avrupa’nın büyük bir bölümünü kapsamış bulunmaktaydı. Bunun dışında, yeni yollar yapıldı ve kanallar açıldı. Ulaşım gibi, iletişim de daha önce hiç görülmemiş derecede yoğunlaştı. Çağdaş posta sistemlerinin düzenlenişi, telli telgraf gibi yeni buluş ve ilerlemelerle enformasyon ağı güçlendirildi. Bu sayede, 1850’lerde ilk kez gündelik gazeteler çıkarılmaya başladı, böylece politika ve siyasal olayları bir çok insan yakından takip edebilmeye başladı.

Sanayi devriminin en önemli sonuçlarından biri de, teknoloji ve tıptaki büyük gelişmelerle ölüm oranı azalırken nüfus artışının hızlanmasıdır. 1800’lerde tüm Avrupa kıtasının nüfusu yaklaşık 187 milyon dolaylarındayken 1900’lerde bu rakam 400 milyona çıkmıştı.
Fabrika malları sadece Batı toplumlarınınkileri değil, diğer toplum ve uygarlıklardaki küçük el zanaatlarını da ortadan kaldırdı, küçük el zanaatçıları, seri üretimle elde edilen ucuz mallarla rekabet edemediler. Bunun sonuçlarından biri olan tarladan fabrikaya, kırdan kente göç, Batı dünyasının her yerinde yaşandı.

II. DEMOKRATİK DEVRİM

“Bugün ekmeğimizi bile
Buharla, türbinle pişiriyorlar,
Çok yakındır
Makineyle yedirmeleri de”
Trautenau Wochenblatt’ta yer alan bir şiir, 1869

Amerikalıların 1776’da İngiltere’ye baş kaldırmaları ve 1789’daki Fransız Devrimiyle gelişen ikili süreç siyasi tarihte büyük öneme sahiptir. Bu ikisinden önce, devletin ve yöneticilerin Tanrı tarafından atandıkları, tanrıdan aldıkları yetkiyle yönettiklerine inanılıyordu. Yönetim biçimlerini değiştirmenin imkansız olduğuna ilişkin varolan inancı, halktan aldıkları iradeyle devrim yaptıklarını söyleyen Fransız devrimciler ve onların liberal mirasçıları yıktı. Monarşinin de insan yapımı olduğunu, bir plana göre az ya da çok, uygun olarak değiştirilebileceğini ve bunun müdahale etmekle ilgili olduğu anlaşıldı.

Çağdaş Sosyalizm, bir yanda Fransız Devriminin “Özgürlük, Eşitlik ve Kardeşlik” talepleri ile, bir yanda Sanayi Devrimine eşlik eden toplumsal dönüşümle yaratılan kültürel ortamda doğdu.

Kökenlerinin, kapitalist üretim tarzının, emekçiler üzerinde yol açtığı eşitsizlik ve haksızlıklarda yattığı Sosyalizm düşüncesi, aslen Eski Yunan şair ve yazarlarına kadar uzanır. Fakat çağdaş Sosyalizm, 1830’larda, Fransa’da Saint-Simon ve ardılları ile İngiltere’de Fourier gibi düşünürlerin görüşleri ile oluşturulmaya başladı. Toplumsal düzene muhalif olmalarına karşın umutlarını daha çok burjuva sınıfına bağlayan ‘Ütopik Sosyalistler’, sosyalist toplum yapısını belirli temellere oturtmaktan yoksundular. Bilimsel Sosyalizmin kurucuları Marx ve Engels ise sosyalizm görüşlerini tarihin akışı içinde beliren bir olanak olarak sundular. İnsanlık tarihi gelişiminin özünde maddi koşulları yatmaktadır ve sınıflar arası çekişmeler, hayali sorunlarla değil, ekonomik çelişmelerin etkisiyle ortaya çıkmıştır. Kapitalistler, üretimde olağanüstü boyutlara varan verime ve işçi sınıfının ürettiği artı değere el koymaktadır, ayrıca özel mülkiyet altında toplanan üretim araçlarının, toplumun yararına dengeli gelişimini ve kullanımını önlemektedir.

Marx ve Engels’in yazdığı ‘Komünist Manifesto’yu yazdığı 1848 yılında, Avrupa’yı, 1848 Devrimleri adıyla bilinen devrimler sardı. Avrupa’nın önemli kentlerinde onbir tane devrimci ayaklanma oldu. 1864’te ise Londra’da I. Enternasyonal, diğer adıyla Uluslararası Emekçiler Birliği kuruldu. Farklı çizgilerdeki sosyalist akımların, 1876’da I. Enternasyonal’in dağılmasıyla, sosyalizm tarihi, büyük ölçüde ayrı ulusal hareketlerin tarihine dönüştü. 1889’daki II. Enternasyonal’dan sonra III. Enternasyonal, 1917 Ekim Devrimi’nin kazandığı başarıyla Moskova’da toplandı. Bu arada, 1871 Paris Komünü de sosyalizm tarihinde önemli yer tutmaktadır.

III. BİLİMSEL DEVRİM

18 yy. ve 19 yy.da ekonomide, siyasette, teknolojide, kültürde devrimler yaşandığı gibi bilimsel teorilerde de önemli devrimler yaşandı. Bu dönemlerdeki bilimsel değişimlere damgasını vuran en temel eserler hangileri sorusu sorulduğunda karşımıza çok kısa bir liste çıkar. İlki, İngiliz matematikçi ve fizikçi Sir Isaac Newton’un 1687 tarihinde yazdığı “Doğa Felsefesinin Matematik İlkeleri”, ikincisi de yine bir İngiliz olan Charles Darwin’in 1859’da “Türlerin Kökeni”dir.

Sir Isaac Newton “Doğa Felsefesinin Matematik İlkeleri” adlı kitabında algıladığımız dünyadaki bütün hareketleri açıklayabilecek üç ana yasayı tespit etti. Kuvvet, kütle, ivme ilişkisi, Etki – Tepki yasası ve Eylemsizlik prensibi. Newton fiziğinin arkasında yatan evren görüşünü (kozmoloji) şu kavramlar betimlemeye yeter: Mekanizm, Kesinlik, Mutlak Uzay ve Mutlak Zaman.

18 – 19 yy. bilim tarihine, Newton mutlaklık ve kesinlik kavramlarını kazandırırken, Charles Darwin Evrim teorisini geliştirerek insanlığın doğal seçme (Natural Selection) yolu ile geliştiği ve bu seçmede ayakta kalanların güçlüler olduğu düşüncesini kazandırdı.
Mutlaklık, kesinlik, sonunda “güçlülerin” kazandığı doğal seçme, söz konusu dönemin bilimsel devrimlerini karakterize eden bu kavramlar (ve barındırdıkları düşünceler) o dönemde gelişmekte olan Kapitalizm ve onun temsilcisi olan burjuva ideolojisinin temel özellikleri ile de örtüşmektedir.

Burjuva sınıfının yeni bir toplum modeli ve ideali geliştirmekte, Evrensellik, Mutlaklık ve Kesinlik kavramlarının büyük rolü olmuştur. Bu toplum modeli 19 yy. sonlarından başlayarak ideolojik ve kültürel düzeyde önemli bir açmaza girmiştir.

19 yy. sonları ve 20 yy. başlarında yaşanan siyasi, ekonomik gelişmeler, özellikle 1. Dünya Savaşı, mutlaklık, kesinlik ve doğal seçme düşüncelerine dayanan toplum modelinin pek de umulan sonuçları doğurmadığını işaret etmiştir. Tam da bu dönemde politik düzlemde sarsılan mutlaklık, kesinlik kavramları paralel olarak bilimsel düşüncede de sarsılmıştır. Bu sarsıntıyı doğuran üç temel bilimsel değişim şunlardır. i) Öklidyen olmayan geometriler ii) Einstein’ın Görelilik teorisi iii) Heisenberg’in Belirsizlik ilkesi.

19 yy. başlarına dek Öklid’in geometrisinin yaşadığımız dünyanın görsel olarak tek temsili ve resmi olduğu düşünülüyordu. Bu da Aydınlanma ile gelişen burjuva ideolojisinin mutlaklık, evrensellik, aklın ve gözün yolunun birliği varsayımları ile örtüşen bir bakış idi. Fakat 19 yy.ın ortalarına doğru bütün geometrik bilgimizin, bildiğimiz ve iç açılarının toplamının 180 derece olan üçgenlere dayanmayabileceği tam tersi şekiller ile de ifade edilebileceği ispatlanınca, burjuva ideolojisinin mutlaklık iddiası yara alıyordu.

Bir başka deyişle, Newton’un sandığı gibi mutlak olan bir uzay, uzam yoktu aslında.

Öklid geometrisine ek olarak, 20 yy.ın başlarında ortaya çıkan Einstein’ın görelilik teorisi de tek doğruluk ve mutlaklığa önemli bir darbe olmuştur. Bu teorinin önemli bir sonucu zamanın bağlı olduğunu iddia etmesiydi. Işık hızına yaklaştıkça “zaman” daha hızlı akıyordu. Newton’un teorisi bu bakımdan da çürütülmüş oldu.

Mutlaklık algısı hem zaman hem de uzay boyutunda yok olmuştu, yeni gelişen toplum ve bunun temel temsilcisi burjuvazinin elinde kalan tek şey kesinlik iddiasıydı. Bu iddia doğa bilimlerinde 1930’lara dek devam etti. Ta ki Heisenberg kesin ölçümün mümkün olmadığını söyleyene dek. Heisenberg öncesi ölçüm aletlerimiz yeteri kadar yetkin olduğunda her şeyi kesin olarak ölçebileceğimiz düşünülüyordu. Tek sorun ölçüm aletlerimizin gelişmesiydi. Fakat Heisenberg gösterdi ki, ölçüm aletlerimiz ne kadar gelişir ise gelişsin, ölçümün her zaman bir belirsizliği olacaktır. Bu kavrayış ile burjuva ideolojisinin dayanakları da ortadan kalkmış oldu.

III. TEKNOLOJİK GELİŞMELERİN SANATA ETKİSİ

IV.I. İletişim:

Teknolojik gelişmelerin en önemli sonuçlarından biri olan iletişimin katkısı iki yönlü oldu. Telefon, posta, telli telgraf gibi kitle iletişim araçlarının yanısıra günlük ve periyodik yazılı basın ile haber iletimi ve bilgi alışverişi daha önce hiç görülmemiş türden bir enformasyon ağı yaratabildi. İletişim, sanat alanına da bir çok yenilik getirdi. Sergiler, sanat hayatından haberlerin katkısının yanında, yeni ortaya çıkan reklam sektörüne sanatçılar hakim oldu. Reklamcılık, 1890’larda görsel sanatlarda yeni bir form yarattı; afiş. Sürekli çoğalan ve muazzam çeşitlikle ortaya konan tüketim mallarının tasarımı ve pazarlanışı, sanatçı ve zanaatkarların yeni gelir kapılarından biri oldu.

İletişim ve ulaşımın bir diğer önemli katkısı da bilgi aracılığıyla oluşan yeni bir sanat ortamının uluslararası bir nitelik kazanmasıydı. Artık sanat tek merkezden değil, bir çok merkezden gelişmeye başladı. 18. yüzyıl Oryantalizmi ile diğer kültür ve toplumları tanımaya başlayan merkezi sanat ortamlarının bu toplumlardan etkilenimlerinin yanısıra küçük ya da kenarda kalmış ülkelerde ya da o zamana kadar fazla dikkati çekmemiş bölgelerde de sanat serpilmeye başladı. İskandinavya ve Bohemya gibi bölgeleri, bu duruma örnek olarak gösterebiliriz.

Ayrıca, merkezlerde de o güne kadar pek canlanamamış sanat kollarının geliştiği görüldü; Britanya’da drama ve bestecilik ile Avusturya’da resim sanatının gelişimi gibi.

IV.II. Kitle Pazarı:

19. yüzyılın sonlarında, ‘Modern olmak’ terimi günlük literatüre girdi. Sanat ve kültür hayatı ile ilgilenmek modern olmanın bir koşulu olarak görülmeye başlandı. Bu da, büyük çapta sanatın, aristokrasi ve burjuvazinin tekelinden çıkmasıyla mümkün olabildi. ( İyi ücret alan işçilerin, memurların ve ‘modern’ olmaya çalışan köylülerin, taksitlerle aldıkları ve oturma salonlarına koydukları piyanoların o dönemin önemli sembollerinden biri olması, bunun bir göstergesidir.)

Teknolojinin yeni olanaklar sunuşu ile kapitalistlerin kitle pazarını keşfi ile devrimcileşen sanat, burjuva niteliğinden çıkıp halka indi. Sanatın, orta ve üst sınıfların dışında, alt tabakalara da hitap edebileceğini ve hatta bundan yüklü gelirler elde edilebileceğini keşfeden işi bilir kapitalistler, sanata yönelik, farklı kollarda sektörler oluşturdular. 19. yüzyılın son çeyreğinde, tüm Avrupa genelinde, tiyatro sayısında büyük artışlar görüldü. Yayınevleri, uluslararası edebiyatı ucuz seriler halinde yayınlayıp fazla varlıklı olmayan okurlara ulaştırarak büyük paralar kazandılar. Fotoğrafın 1850’lerde yaygın olarak kullanılmaya başlanılmasının dışında, geniş kitlelerin, ürünlerin düşük nitelikli versiyonlarına ulaşmalarına olanak sağlayan röprodüksiyonlar sayesinde resim, düşük gelirli insanların evlerine de girmeye başladı.

IV.III. Fotoğraf:

Teknolojik gelişmelerin sanat dünyasına bir diğer önemli etkisi de ‘fotoğraf’ın bulunuşu olmuştur. 1820’lerde Fransa’da icat edilen fotoğraf, 1850’lerde ticari bir iş haline geldi. Burjuvazinin küçük portre resimlere olan büyük ilgisi, fotoğrafın gelişimine zemin oluşturdu. Önceleri fotoğrafın, sanatın yerini aldığını düşünen sanat çevrelerinin bir kısmı, fotoğrafa şiddetle karşı çıktı. Mesela Ingres, bu gelişmeyi, sanat alanının endüstriyel ilerleme tarafından istila edilişi olarak yorumladı. Fotoğraf, gerçekliğin kitlesel biçimde yeniden üretimi ise resim ne işe yarayacaktı? Yine de akademik çevreler, tek vücut halinde bir düşmanlık içine girmediler, bilimi ve ilerlemeyi kabul ettiler. Bazıları ise fotoğrafın resim sanatına katkısı bulunduğunu, resmin nesnelerin salt mekanik kopyalarından farklı bir hal alacağını savundular. 1962 yılında, Paris’te bir firma, korsan fotoğraf basmaktan mahkemelik oldu. Mahkeme ise, korsan fotoğraf basımının, ‘sanatsal mülkiyetin’ çoğaltılması anlamına geldiğini yönünde karar verdi. Sonuç olarak fotoğraf, mahkeme kararıyla bir sanat dalı olarak ilan edildi.

Fotoğrafın empresyonizm üzerinde büyük etkisi oldu. Artık görüntü, tüm gerçekliğiyle anlık olarak dondurulabiliyordu ve ressamların artık belgesel nitelikli resimler yapmalarına gerek kalmamıştı. Bunun üzerine, akademik sanata da karşı çıkan empresyonistler, fotoğrafın yapamayacağı bir şey yapmayı tercih ettiler ve resmi, insan duyum ve algılarının dışa vurumu olarak gördüler. (Bkz: Claude Monet, Rouen Katedrali)

Fotoğraf, aynı zamanda resmin, izleyici gözündeki anlamını da değiştirdi. Resim, bulunduğu mekanla da anlam kazanan, aynı anda iki yerde görülmesinin olanaksız olduğu ve dünya üzerinde bir tane olduğu bilinen bir şeydi. Bunlar, fotoğrafla değişti, resim artık evlere girmeye başladı, günlük hayatın bir parçası oldu.

Fotoğrafın bulunuşu, sanatçıların ve izleyicilerin bakış açısını da değiştirdi. Görünen nesneler, farklı anlamlara gelebilmeye başladı ve bu da resime yansıtıldı. Mesela Empresyonizmde nesneler birbirleriyle sürekli alışveriş içerisindedirler ve hareketlidirler. Kübistlere göre ise görünenler, tek bir gözün karşısına çıkabilecek şeyler değildir, resim, bir nesnenin çevresindeki tüm noktalardan alınabilecek görünümlerin toplamından oluşur.

IV.IV. Sinema:

Sinema, daha sonrasında televizyon ve video aracılığıyla, 20. yüzyıl sanatına büsbütün egemen olan gelişmelerin en önemlilerindendir.

Tarihte ilk kez, hareketin görsel sunumu, dolaysız, canlı icraatten özgürleşti. Yine, tarihte ilk kez öykü, drama veya gösteri, zamanın, mekanın ve seyircinin fiziksel doğasının dayattığı kısıtlamalardan kurtuldu. Fransızlar tarafından icat edilen hareketli fotoğraf, 1890’a kadar teknik açıdan mümkün hale gelemedi. Kısa filmler ilk kez, 1895-96 yıllarında, hemen hemen aynı anda Paris, Londra, ; Berlin, Brüksel ve New York’ta gösterime girdi. Bundan sonra ise, sinemanın etkisi olağanüstü oldu. 1910’lara gelindiğinde ABD nüfusunun yaklaşık %20’si, her hafta gösterime konulan kısa filmleri seyrediyordu. Amerikan film endüstrisi, “beş sentlik” haftalık gösterimlere büyük yatırımlar yaparken inanılmaz kazançlar sağladı

. Sinemanın bu başarısı, öncelikle, film piyasasının alt ve alt/orta sınıf halk kitlesini hedef alarak, onları karlı bir biçimde eğlendirmek dışında başka hiçbir şey amaçlamamasından ileri geliyordu. Avrupa sosyal demokrasisi ise sinemanın bu başarısını, kaçış arayışındaki lümpen proleteryanın bir sapması olarak niteledi. Göçmenler ve işçilerin beş sentleriyle servetler edinen Hollywood, 1930’lara kadar sanatsal bir mesaj taşımayan olağanüstü bir araç yaratmış oldu. Üstelik filmler sessiz olduğu için dil engeline takılmadan dünya pazarını rahatlıkla sömürmesini sağladı. Amerikan sinemasının tersine Avrupa sineması, daha elit tabakalara yönelmeyi seçmiş olsa da 1914’lere kadar sanatçıların ilgi duyduğu pek söylenemez. Ancak savaşın ortalarında, sanatçıların ciddi biçimde ilgilenmeye başladıkları sinema, 20. yüzyıl sanatını derinden etkiledi.

IV.V. Arts & Crafts:

İngiltere’de William Morris’in (1834-1896) öncülüğünü yaptığı Arts & Crafts, özünde ideolojiktir. Bu akım, düzene ve teknolojik gelişmelere bağlı olarak sanatın, insan doğasından uzaklaştığı iddiası temelinde yaratıldı. Sanayi kapitalizminin getirdiği üretim sürecinde, işçi ile sanat arasındaki bağları yeniden kurmak amacıyla başlatıldı ve ‘güzel sanatlar’ın zengin ve boş zamanı olan insanlara özgü bir ayrıcalık olduğu reddedildi. Arts & Crafts akımı, kişilerin gündelik hayatlarında yaşam alanlarını güzelleştirmesini ve dönüştürmesini sağlayacak etkinliklerden, yani el sanatları, dekoratif unsurlar, kumaş tasarımları vb. icraatlerden oluşur. Hedefi esas olarak, ‘uygulamalı sanatlar’ı ya da gerçek yaşamda kullanılan sanatı üretmek olduğundan, bu alanda faaliyet gösteren erkekler ve kadınlarla üretim faaliyeti arasında bir bağlantı kurmuş oldu.

V. SANAYİ DEVRİMİ’NİN TOPLUM HAYATINA ETKİSİ VE BİREYSELLEŞME

19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında, sanatçıların asıl amacının değiştiği görülür. Bu tarihsel dönemde yaşanan sosyo-ekonomik değişimler, 20. yüzyılın sanat alanını da belirleyen temel faktörlerden biri olacaktır. Artık sanatçılar, dış dünyayla ilişki kurmak, onu betimlemeye yönelik eserler vermekten çok, kişisel görme biçimlerini yansıtmaya çabalamaya başladılar. Empresyonizm, ressamın duyularıyla dünyayı nasıl algıladığının dışa vurumudur, dış dünyanın kendi üzerinde bıraktığı izlenimleri tuvale aktarmasıdır. Resim tarihinde ilk olarak, sanatçıların, göstermek istediklerinden çok gördükleri önem kazanmıştır. Ekspresyonizmde ise bireysellikte bir adım daha gidilmiş, sanatsal yaratıcılık, sanatçının kendi içindeki derinliğini yansıtması olmuştur. Kübizm ve Fütürizm gibi akımlarla bireysellik, soyuta uzanmış ve kişisel iç deneyimler, 20. yüzyıl sanatına damgasını vurmuştur.

Sanatsal yaratılar, toplumdaki ekonomik ve siyasal değişimlerden soyutlanamaz. Ve kapitalizmle ortaya çıkan, insanın içine kapanma ve bireyselleşme süreci, hiç bir alanda sanatta görüldüğü kadar açık görülmez.

Sanayi kapitalizmi, kamusal ve özel yaşamın doğasını değiştirdi. Yeni ekonomik düzenin karmaşıklığı ve istikrarsızlığı, teknolojik ve bilimsel gelişmeler, kitle iletişim araçları, seri üretim malları, anlaşılamayan, bilinemeyen yeni bir ekonomik düzen, insanların kendilerini yalıtmaya, mümkün olduğunca dış dünyadan korunmaya, yabancıları düşman ilan ederek ailelerine sığınmaya doğru itti. ‘Bireyselleşme’ ise, insanın pasifleştiği ve dış dünyadan soyutlandığı oranda gerçekleşti.

Diğer yandan, Aydınlanma ile başlayarak düzenli olarak gelişen akılcılık, 19. yy. ile birlikte doruğuna ulaştı ve tanrılara, bilim ve teknolojinin gelişmesi sonucu şüpheyle bakılmaya başlandı.

“Yaratılış” kanunları, Kutsal Kitap “mucize”leri yok oldu. Tanrılar gizemini yitirince insan, kendi durumunu gizemlileştirdi ve kutsallaştırdı. Duyumlar ve algıların dolaysızlığı daha büyük önem kazandı; fenomenler doğrudan deneyimler olarak kendi içlerinde ve kendiliklerinden gerçek görünmeye başladılar.

Yeni ekonomik düzenle beraber oluşan işçi ve güçlenen burjuva sınıfının her ikisine de egemen olan duygu ‘güvensizlik’ti. İşçi sınıfının, süreğen olarak işsiz ve aç kalmak gibi bir korkusu olduğu aşikardır. Burjuvazinin korkusu ise kazandığı ölçüde hızlı bir biçimde, kazandıklarını kaybetmekti. 1870’te, Paris nüfusunun yüzde 40 ila 45’ini ve Londra nüfusunun yüzde 35 ila 43’ünü oluşturan bu kalabalık grubun, iş hayatına dair düzenli bir bilgileri yoktu. Para kazanmanın, işletmelerinin gelirlerini arttırmanın veya borsada başarılı olabilmenin aslında şanstan geçtiğini düşünüyorlardı, çünkü yeni toplumsal düzende, kendilerine model olarak alabilecekleri hiçbir şey yoktu. Yeni düzeni kendileri oluşturmaktaydılar.

Dolayısıyla işleri şansa kalmıştı, elleri altında güvenceleri yoktu. Kapitalizmin doğası ile şehir yaşamı burjuva sınıfı için iki yönlü bir yabancılaşma ve yalıtılma sürecine neden olmaktaydı.

Ekonomik hayattaki değişimlerin bir sonucu olan seri üretim mallarının da kamusal yaşama etkisi önemlidir. Sanayi kapitalizmi, şehir kültürünün ifade araçlarını da denetlemeye başladı. 19. Yüzyılın ikinci yarısında, insan hayatında dış görünüm, daha önce hiç olmadığı kadar önem kazandı. Seri üretim mallarıyla tek tipleşen kıyafetler, insanların dış görünüşlerini yumuşatarak, onlara kalabalığa karışma olanağı verdi. 1750’lerde, amblemler, şapkalar, pantolonlar vb. göstergeler, sokaktaki insanın sosyal mevkisini anlamaya olanak sağlıyordu ama 1850’lerde artık böyle bir şeyin pek de imkanı kalmamıştı. Böylece yabancılarla dolu korkutucu sokaklardaki silik kıyafetler, insanlar için bir tür kabuk, yalıtılma ve kalabalığa karışma aracı haline geldi. Bir diğer deyişle, yaşanan ekonomik değişimler sonucu insan bedeni kendi tekilliğini yitirerek makinelerin ifadesi haline geldi. Bireyselliğin dış görünüş yoluyla ifade edilememesi ‘yabancılaşma’ olgusuna önlenemez bir davetiye çıkardı.

Yeni toplum düzeninin istikrarsızlığı, kişiyi, kamusal hayattan kaçıp özel hayatta istikrar aramaya yöneltti. Ailenin işlevi, bir tür sığınak ve barınılacak bir yer olmasından ibaretti. Çekirdek ailede, artık tüm aile bireylerinin görevleri belirginleşti, kurallara oturtuldu ve böylelikle dış dünyada yakalanamayan güven ve istikrar duygusu, özel hayatta aile içine kapanılarak sağlandı.

Alıntıdır
 

242
0
0
Yorum Yaz