AHLAT MEZAR TAŞLARI

2010-07-08 16:49:00
AHLAT MEZAR TAŞLARI



 


 

TARİHÇE


Ahlat halife Ömer zamanında 641’de B.Ganem isimli bir kumandan tarafından Ermenilerden alınarak İslam ülkelerine katılmış fakat, şehrin idaresi Hıristiyanlara bırakılmıştır. Abbasi halifesi Mütevekkil Billah zamanında ahlatta bulunan Ermeniler isyan etmişler, Ermeniye valisi Muhammet B. Yusuf’u öldürmüşlerdir. Halife Mütevvekil, Buga’yı Ermeniye valisi olarak tahin etmiş. 241 – 885 yılları arasında sükûn tamamen temin edilmiştir. Abbasi hâkimiyetinin zayıflaması üzerine Bizanslılar 928’de şehri almışlardır. X. Asrın sonunda bir kürt sülalesi olan Mervanoğulları Ahlat’a hakim oldular. Mervanoğulları 1043 ten beri büyük Selçuklu sultanı Tuğrul beyi metbu tanımışlardır. Daha sonra ahlatın tekrar Bizanslıların eline geçtiği anlaşılıyor. Çünkü Tuğrul Bey’in Bağdat seferini müteakip, bir Türkmen kolu Bizans’ın Muş(darum) bölge valisi Theodoros ile anlaşarak Ahlat’ı işgal etmiştir. Alparslan zamanında Ahlat Türk akıncıların üssü olmuştur. Alparslan Romenos Deogenes ile çarpışmaya giderken Ahlat’tan hareket etmiştir. Zaferden sonra , Sultan ile İmparator arasında yapılan muahedede “evvelce İslamlara ait olan Antakya, Urfa, Membic, Ahlat ve Malazgirt beldelerinin Selçuklulara terkini taahhüt etmiştir. Alparslan Anadolu işlerini düzenlerken ahlat’ı tekrar Mervanoğullarına bırakmıştır. Şehir daha sonra Azerbaycan Meliki Kudbeddin İsmail’in emirlerinden Sökmen’in eline geçmiştir. Sökmen tarihte “ERMEN – SAHLAR” olarak anılan devletin kurucusu olmuştur. Merkezi Ahlat olan bu devlet, fethi müteakip Doğu Anadolu’da kurulan Selçuklu devletlerinin en kuvvetlilerinden birisidir. Ermenşahlar kısa zamanda tüm van gölü ve çevresini Hoy ve Salmas’a kadar ele geçirmişler. Muş ve Sasun bölgelerini de hâkimiyetleri altına almışlardır. Sökmen’in kurduğu devlet bir asır kadar devam etmiş ve 1207 de son bulmuştur. Daha sonra şehir birçok kez el değiştirmiş nihayet Çaldıran Zaferi ile Osmanlı topraklarına katılmıştır.
XIII. asırda Ahlat’ın nüfusunun ne kadar olduğu konusunda bir fikir yürütmenin imkanı yoktur. Bu hususlarda ancak bazı tahminler yürütmek mümkün olabilir. Ahlat’ın Güneydoğu Anadolu’da Amid’den sonraki en büyük şehir olduğu ileri sürülebilir. Bizi bu düşünceye sevk eden hususlar XIII. Asırda bir depremden sonra 120.000 hanenin Kahire’ye göç etmesi, Ahlat’ın en mühim bilim ve sanat merkezlerinden biri oluşu ve mezarlıkların büyüklüğüdür.

 

MEZARLIKLARI



Mezarlıkları bakımından da Ahlat, bildiğimiz kadar, bütün Ortaçağ İslam dünyasında müstesna bir yer işgal eder. Ahlat’ta muhtelif yerlerde görülen küçük mezarlıklardan başka tarihi değer taşıyan ve büyük sahalar kaplayan altı mezarlık vardır.

1-) Harabe Şehir Kabristanı:

Bu mezarlık Selçuklu kalesi içinde Harabe Şehirde bulunmaktadır. Etrafı bir taş duvarla çevrili olan kabristanda. Alelade mezar taşları ile iki “akıt” bulunmaktadır.

2-) Taht’ı Süleyman Kabristanı

Hasan Padişah Kümbedi’nin güneybatısında adını taşıdığı mahallede bulunmaktadır. Burada XIV. Asra ait pek çok şahideli sandık biçiminde mezartaşı, bir akıt ve bir koyun heykeli bulunmaktadır. Mezartaşları itina ile işlenmişlerdir. Bir kısmı Meydanlık Kabristanı’nda görülen usta kitabelerini taşırlar. Fakat daha ziyade ikinci sınıf eserlerdir. Bu mezarlığa Kara Şeyh Mezarlığı da denilmektedir.

3-) Kırklar Mezarlığı

Kırklar mahallesinde bulunan bu mezarlıktaki kabirlerin bir kısmı XIII.- XIV. asırlara aittir. Bunlar da şahideli ve sandık biçiminde mezar kısmını ihtiva eden tiplerdir. Kitabeli ve sanatkâr imzalı olmakla beraber küçük ölçülü ve kabaca işlenmişlerdir. Fakat sütun şeklindeki bir sanduka bu tipin Ahlat mezarlıklarında bulunanların en itinalılarındandır. Bu mezarlıkta Orta Asya balballarını hatırlatan insan şeklinde arkaik şahideler[1] mevcuttur. Bunlar yuvarlak veya köşeli bir baş ile omuz başları da belirtilen uzunca bir gövdeden ibaret taş bloklardır.

4-)Merkez Kabristanı

Merkez Mahallesinde Şeyh Necmeddin ve Erzen Hatun Kümbetleri’nin bulunduğu sahadadır. Çoğu harap olmuş basit mezartaşlarını ihtiva etmektedir. Bu mezarlığın bulunduğu mahalle “Kayı” dan muharref olarak “Kaya” denmektedir. Mezarlıkta “Kaya Mezarlığı” olarak anılmaktadır.

5-)Meydanlık Kabristanı

Ahlat’ın en büyük ve en mühim mezarlığı budur. Bugün kuzeyden güneye Taht-ı Süleyman yolu ile Tatvan Şosesi[2]; doğudan batıya İki Kubbe Mahallesi ile Harabe Şehir arsındaki geniş düzlüğü kaplayan mezarlığın çevresi kısmen tarla haline getirilmiştir. Aslında, kabristanın çizdiğimiz bu sınırların dışına taşmış olması çok mümkündür. Mezarlığın doğusundan geçen Taht-ı Süleyman yolunu Tatvan şosesine bağlamak için mezarlığın içinden bir yol açılmıştır. Bu yol muhtemelen mezarlığın iç yollarından biri genişletilerek ve seviyesi indirilerek yapılmıştır. Bu işlem sırasında yola rastlayan bir çok mezar bozulmuş, tam kenara isabet edenlerinde mahzen seviyesi ortaya çıkmıştır. A.Ş. Beygu ve İ.Kafesoğlu’nun bu kabristanda kat kat mezar bulunduğunu iddia etmeleri, bu toprak kaymaları ile meydana gelen durumun yanlış tefsiri olmak gerekir. Çünkü üstteki lahitler ile alttaki mahzenler arasındaki seviye farkı üst üste iki mezar bulunmasına izin vermez. Meydanlık Kabristanındaki XII. Asrın başından XVI. Asra kadar tarihlenen muhtelif tiplerde takriben bin kadar mezartaşı bulunmaktadır. Bunu dışında yedi tanesi meydana çıkarılmış bulunan ve kazılarla sayılarının daha da artması muhtemel olan halkın “akıt” dediği Tümülüs tarzında mezarlarda mevcuttur.

6-) Kale Mezarlığı

Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran seferinden sonra inşasına başlanan ve Kanuni Sultan Süleyman zamanında tamamlanan Osmanlı Kalesinin dışındaki bu mezarlıkta Ahlat’ın Osmanlı Devri Mezarları bulunmaktadır. Birbirlerine çok benzeyen bu kabirler, biçim ve işçilik bakımından kabadırlar. Tezyinat, şahidelerin yan taraflarında yapılmış sgraffitto[3] tarzında yapılmış kuş ve hançer motiflerinden ibarettir. Kitabesine şeyh olduğu zikredilen Eyyüb b.’in mezartaşı 1054 Muharrem/1644 Mart, ilim ve kalem sahibi olduğu ifade edilen İbrahim B. Ahmed’inki ise Sfer 1054/1644 tarihlidir bu Mezartaşları Ahlat’ta bu sanat kolunun artık sönmüş bulunduğunu ve Ahlat’ın sanat merkezi hüviyetini kaybetmeye başladığının göstergesidir.

 

AHLAT MEZAR TAŞLARI



I – Çatma Lahitler;
II – Şahidesiz prizmatik sandukalar;
III – Şahideli mezarlar;

Olarak üç ana grupta incelenebilinmektedir. Bunlardan ikincisi bilhassa üçüncü grup farklı üslupları ve farklı devirleri gösteren form ve tezyinat özelliklerine göre kendi içlerinde tali gruplara ayrılırlar.

I – Çatma Lahitler

Bunlar, gri tüften[4] kesilmiş iki uzun levhanın üst kenarlarından bir açı teşkil edecek surette, birbirine çatılması ile meydana gelen bir lahitle, baş ve ayak uçlarındaki üçgen biçimli boşlukların önüne konulan küçük birer dikdörtgen bloktan ibaret basit mezarlardır. Meydanlık kabristanının kuzeydoğu köşesinde tesadüf edilen bu tipin sayıları mahdut örneklerinin çoğunda satıhlar boş bırakılmıştır. Yazılı olanların birinde Besmele’den başka ölünün hüviyetini bildiren kitabeye de rastlanmıştır. Yazı arkaik ve sade bir kufidir[5]. Fakat kitabe çok harap olduğu için okunamamıştır. Besmele’deki( ح )“cim” harfi, büyük bir soru işareti gibi, bir kıvrım çizer. Harfler arasında hiçbir süs unsuru görülmez. Kesim maildir. Bu haliyle bu mezar Ahlat’ın en eski (XI. asrın sonu veya XII. asrın başı) örneklerinden birini teşkil etmektedir.

II – Şahidesiz Prizmatik Sandukalar

İslam aleminde çok geniş bir sahaya yayışmış olan ve çok değişik örnekleri olan sandukalara Anadolu’da her bölgede rastlanır. Fakat bölge ve devir üsluplarının farklı olması sebebiyle sandukalar form, ölçü, malzeme, tezyinat[6] bakımından çeşitlilik gösterirler. Bunların en eskileri Ahlat’ta Ahlat mezarlıkları içerisinde Meydanlık Kabristanında görülür. Kabristanın kuzeydoğusunda toplu olarak görülen bu tipin örnekleri güneye ve güneybatıya doğru seyrekleşirler. Ahlat’taki sandukalar formlarına göre iki grup teşkil ederler.

1 – Yekpare gövdeli basit sandukalar

Bunlar kaidesiz veya alçak ve ensiz birkaç basamaklı bir kaide ile birlikte kesilmiş, beş kenarlı prizma biçiminde, yekpare bir kitle teşkil eden basit sandukalardır. Bir iki örnek hariç hemen hepsi gri tüften yapılmışlardır. Genel olarak, kaide bulunup bulunmadığına göre, uzunlukları 1,91 – 2,15 m. ,genişlikleri 0,39 – 0,83 m. , yükseklikleri de 0,60 – 0,90m. arasındadır. Yalnız birkaç çocuk mezarı bu ölçülerin dışındadır.

Bu sandukalarda, iki yanda, çatıyı teşkil eden mail satıhlarla çizgi halinde bir çerçeve içinde, dişi olarak arkaik bir kufi ile ölünün hüviyetini belirten bir kitabe ve bazı ayetler yazılmıştır. Kesim genel olarak maildir[7]. Kitabeler genel olarak okunamamıştır. Hiçbirinde tarih kitabesine de sanatkâr kitabesine de rastlanmamıştır.
Tezyinat, bahsettiğimiz bu arkaik kufiden ibarettir. Yalnız bu grup eserlerin yayılma safhasının batı safhasında bulunan ve kırmızı tüften yapılmış olan bir sanduka,baş ve ayak cephelerinin birer pano halinde kabartma rumilerle[8] süslenmiş olması ve sırtın yanlarındaki kufi kitabede bazı harflerin saplarının soru işareti gibi kıvrımlar çizmesi, harf uçlarının genişleyerek çatallanması ve harfler arasındaki boşlukların çatallı basit ve ince spirallerle doldurulması bakımından diğerlerinden ayrılır. Bu grubu teşkil eden yekpare sandukalar mezarlıkta toplu olarak bulundukları yere ve yazının karakterine göre XI. asrın sonundan veya XII. asrın başından kalmış olmalıdırlar. Şimdilik bildiğimiz süslü tek örnek olan yekpare sanduka bu tip taşların yayılma sahasının sınırında bulunması, kufinin gelişmiş olması ve ayrıca spiralleri ihtiva etmesi ile grubun en genç eseri sayılabilir. ( XII. asrın ilk çeyreği)

2 – Gövdeli ve kapaklı sandukalar


Bunlar sandık biçiminde içi boş bir gövde ile bunun üzerini örten beş kenarlı prizma biçiminde bir kapaktan müteşekkil eserlerdir. Mezarlıkta daha ziyade yekpare basit sandukaların bulundukları sahanın batısında sıralanırlar. Büyük bir kısmının prizmatik kapakları kaybolmuş bir kısmınınki ise parçalanarak lahidin içine düşmüştür. Sandukaların gövde uzunlukları 1.94 – 2.18 m. , yükseklikleri 0.27 – 0.78 m. , genişlikleri 0.70 – 0.83 m kapak yükseklikleri ise 0.58 – 0.60 m . arasında değişmektedir.
Bu tip mezarlar Orkun vadisinde Bilge Kağan anıtı civarında da bulabiliriz. Yine bu bölgede İhe Nor bataklık gölü civarında Türkçe kitabelerin bulunduğu bölümde dört parça taştan yapılmış içi boş sandık biçiminde, kapakları büyük ihtimalle kaybolmuş sandukalar bulunmaktadır. Bu tipin Ahlat’a bu çevrelerden XI. asrın sonlarından itibaren büyük kitleler halinde batıya akan Türk Boyları tarafından getirilme ihtimali kuvvetlidir.
Ahlat’ta bu tip lahitlerde ölünün lakabı, adı, şeceresi kapaktaki prizmatik kısmın nail satıhlarına kufi hatla yazılmıştır. Kitabe kuzeye bakan yüzden başlar diğer yüzlere doğru devam eder. Bunların ortak özellikleri hiçbir yüzde sanatkâr kitabesine rastlanmamış olmasıdır.
Gövdeli ve kapaklı sandukalarda kufi karakterinden tamamen kurtulamamış bir sülüs[9] yazı kullanılmıştır. Fakat daha sonra XII. asrın sonlarında kadar kufi yazı gittikçe azalmak üzere kitabelerde her ikisi de kullanılmıştır. Daha sonra kufi yazı terk edilerek sadece sülüs yazı tarzı ile yazılan mezartaşlarına rastlamamız mümkündür. Dikkate değer diğer bir husus ise kufi yazı ile birlikte prizmatik sanduka tipinin ortadan kalktığı yerini lahid kısmı silindirik sanduka biçiminde olan şahideli mezarlar almıştır.
Gövdeli ve kapaklı prizmatik sandukalarda tezyinatın esasını gövdenin dört yüzünü de kaplayan kufi celisi[10] ile yazılmış ayet ve sureler teşkil eder. Yazının dişi veya erkek oluşuna, harflerin karakterine, sade veya çeşitli unsurlarla süslü oluşuna göre dört alt gruba ayırabiliriz.

a-) Sade ve basit bir kufi ile yazılmış olanlar.
b-) Noktalarla süslü bir kufi ile yazılmış olanlar.
c-)Spiralli kufi ile yazılmış olanlar.
d-)Rumili ve kıvrıkdallı kufi ile yazılmış olanlar.


 

III – Şahideli Mezarlar


Çeşitli tipler gösteren bir sanduka ile çok defa sadece baş, bazen hem baş hem ayak taraflarında bulunan birer yüksek şahideden meydana gelen bu lahitler Ahlat’ın beş büyük mezarlığını doldurmaktadır. Bine yakın mezartaşı, bir kısmı bozulmuş, pek çoğu üzerini liken kaplamış olarak günümüze kadar ulaşmışlardır. Bunların en zengin, en itinalı ve abidevi olanları Merkez Kabristanında bulunmaktadır. Diğer mezarlıklarda da bu tür eserler bulunuyor olsa bile bunlar ikinci veya üçüncü sınıf eserlerdir.
Şahideli mezarların hepsi kırmızı Ahlat taşı denilen bir tüften yapılmışlardır. Bunlardan, açık kırmızısı kahverenginde olanlar daha ince grenli ve daha dayanıklıdır. Koyu renkte olanlar daha pütürlü ve dayanıksızdır. Büyük sanatkarlar bilhassa ince bir işçilik gösteren eserlerinde daima ince grenli ve açık renkli taşı kullanmışlardır. Meydanlık kabristanına asıl karakterini veren bu yüksek şahideli lahidler 12.asrın son çeyreğinden itibaren görülmeye başlar. Bu tipin gelişme şehri tarihi ve sosyal olaylarla ilgili bir grafik çizmektedir.
13.asrın ilk çeyreğinden kalan örnekler, çok defa çift nadiren tek şaideli ve pek çoğu silindirik sandukalı olarak yapılmışlardır. Miktarları çok fazla olmamakla beraber tezyinat çok zengin işçilik çok zengindir. Asrın ilk çeyreği dolarken bu lahitlerinde birdenbire kesildiğini görüyoruz. Asrın ilk çeyreğinden kalan eser pek azdır. Bu durum siyasi ve sosyal bir olayla ilgili görünmektedir. Çeyrek asırlık bir fasıladan sonra bu sanat yeniden doğmaya başlar. Fakat yeni yapılan eserlerin asrın ilk çeyreğinden kalanlarla tezyinat ve işçilik bakımından alakası yok gibidir. Kompozisyonlar basit işçilik düşüktür. Bununla beraber gittikçe hızlanan bir gelişme dikkate çarpmaktadır. Asrın sonuna doğru eser adedi artar, ölçüler büyür ve kaliteli işçilik hâkim olur isimlerini bildiğimiz büyük sanatkârlar ilk eserlerini bu yıllarda vermeye başlarlar.
14.asrın ilk çeyreği bu sanatın zirveye ulaştığı devirdir. Her bakımdan çok yoğun ve çok süratli bir gelişme görülür. Eser adedi çok artar. Birçok sanatkâr birbiriyle adeta yarış halindedir. Ölçüler çok büyük kalite çok yüksektir. Anıt karakterinde olan şahideler bu devrin mahsulüdür. Asrın ikinci çeyreğinde bu sanata yeni bir şey getirmemektedir. Artık sadece büyük üstatlar kopya ve tekrar edilmektedir. Kalitede tedrici bir düşme hissedilir. Asrın ikinci yarısında eser miktarında azalma müşahede edilir. Kalite düşmeye devam etmektedir.
15. asrın ilk yıllarında eser adedinde kısa süreli bir artış fark edilir. Fakat 15 – 20 yıl kadar süren bu faaliyet birdenbire kesilir. Bundan sonra bir asırlık bir müddet içinde yapılmış bir tek lahide rastlanmamaktadır. 16. asrın hemen başında birdenbire ortaya çıkan yeni bir sanatkarla yeni bir hamle görülür. Fakat bu teşebbüste ömürlü olmamış yüksek kaliteli olan 4 eserle bu son parıltı da sönmüştür. Fasılalı olarak 300 yıldan fazla bir süre devam eden sahideli lahidler bu müddet içinde elbette ki form, ölçü, kompozisyon, motif ve teknik bakımından bir takım değişiklikler göstermişlerdir. Bu değişiklikler farklı devirleri karakterlendirmektedir. Bu bölümde ayrı ayrı ele alacağımız unsurlarda bu değişmeleri takibe çalışacağız.


 

SANDUKALAR


Sandukaları tiplerinin genel vasıflarına göre;

1 – Silindirik Sandukalar
2 – Sütun biçiminde sandukalar
3 – Üç parçadan müteşekkil üzeri açık sandukalar
4 – Tekne biçiminde sandukalar
5 – Dikdörtgen prizma biçiminde yekpare sandukalar

Olmak üzere beş grupta incelemek mümkündür. Bu beş tip sanduka, birbirinden zaman bakımından kesin çizgilerle ayrılmamakla beraber, genel olarak birbirlerini takip etmekte ve ayrı ayrı devirleri temsil etmektedir.

1 – Silindirik Sandukalar

Bunlar bir veya birkaç basamaklı dikdörtgen prizma şeklinde alçak bir kaide üzerine oturan yarım silindir biçiminde bir kısımdan meydana gelmişlerdir. Lahidin çevresine düzgün kesilmiş taşlar döşenmiştir. Sandukaların boyları 2.50 – 4.20 m, enleri 0.53 – 0.60 m, kaideleri ile birlikte yükseklikleri 0.40 – 0.70 m arasında değişmektedir.
Anadolu’da birçok türbede taştan veya çiniden yapılmış şahidesiz silindirik sandukalar mevcuttur. Ancak, şahideli silindirik sandukalara ise yalnız Ahlat’ın Meydanlık Kabristanında rastlanmaktadır. Mezarlığın doğu tarafından yoğun olarak bulunan bu tipin örnekleri batıya ve güneye doğru seyrekleşirler.

2 – Sütun biçiminde sandukalar

Meydanlık Kabristanında ancak birkaç örneği bulunan bu tip sandukalarda gövde bir sütun gibi yuvarlatılmış, baş ve ayak tarafları dört köşe olarak kesilmiştir. Yuvarlak gövde bu köşeli kısımlara mail bir geçişle veya mukarnaslarla[11] bağlanmaktadır. Böylece sanduka, başlığı ve kaideli ve kadiesi ile yekpare, devrilmiş bir sütun gibi durmaktadır.
Ahlat civarındaki bugün ortadan kaldırılmış olan bir Ermeni mezarlığında da sandukası sütun biçiminde, stelli[12] bir çok mezar bulunduğunu W.BACHMANN’ın neşrettiği bir fotoğraftan anlıyoruz.

3 – Üç parçadan müteşekkil üzeri açık sandukalar

Bunlar iki yanları ile ayakuçları dikdörtgen şeklinde birer taş levha ile çevrilen basit sandukalardır. Başuçları şahide ile kapatılmıştır. Böylece meydana gelen üzeri açık sandık biçimindeki hacmin içi toprakla doldurulmuştur. Bu sandukalar XIII. Asrın ilk çeyreğinde birçok örnekle temsil edilirler. XIII. Asrın üçüncü çeyreğinde XIV. asrın ikinci yarısına kadar bu tip çok rağbet görmüş ve bütün mezarlığa hakim olmuştur. Genellikle ölçüleri büyük olmakla beraber değişik boyda yapılmışlardır. Uzunlukları 2.05 – 3.17 m, genişlikleri 0.57 – 0.97 m. arasında değişmektedir. Hiçbir zaman, silindirik sandukalar gibi şahide ile denk tutulmuş değilse de, diğer tiplere göre yine de en çok tezyin edilenler bu tip sandukalar olmuştur.

4 – Tekne biçiminde yekpare sandukalar

Dikdörtgen prizma biçiminde yekpare bir bloğun içi tekne tarzına oyulmak suretiyle meydana getirilen bu sandukalar, Meydanlık Kabristanının orta ve güney-doğu kısımlarında dağınık olarak bulunurlar. Sayıları on’u geçmeyen bu sandukalar XIII. asrın ilk yarısına aittirler. Bu tip, asrın ikinci yarısında kaybolmuştur.
Bu tip sandukalar genellikle tezyinat bakımından çok zengin değildir. XIII. asrın ilk çeyreğinden kalan en erken örneklerde sandukanın yan kenarları sathi oyulmuş tezyini niş sıralarıyla süslenmiştir.

5 – Dikdörtgen prizma biçiminde yekpare sandukalar

Kabrin üzerine oturtulmuş bir kapaktaşı mahiyetinde olan bu monolit sandukalar ilk olrak XII. asrın son çeyreğinde görülürler. XIII. asırdan çok az örneğine sahip bulunduğumuz bu tip, XIV. asrın son çeyreğinden sonra artmaya başlamış; XV. ve XVI. Asrın başlarından kalan mahdut sayıdaki eserlerde de bu tip kullanılmıştır. Bu sanduka tipi de diğerleri gibi ölçü bakımından hususiyet göstermez.
Bu tip sandukaların üst yüzlerinde, hemen daima sathi olarak, iki başı da kemerli bir mihrap şekli oyulmuştur. Mihrap motifinin içinde çok defa bir ila üç rozet bulunmaktadır. Yan kenarlar çoğunda düz bırakılmış; fakat fazla ehemmiyet verilen mezarlarda bu yüzlerde tezyin edilmiştir.



KAYNAKÇA


1 – KARAMAĞARALI, BEYHAN - AHLAT MEZAR TAŞLARI - ANKARA 1992 - KÜLTÜR BAKANLIĞI YAYINLARI
2 – KARAMAĞARALI, BEYHAN - TÜRK MİMARİ ESERLERİNDE AHLAT MEZAR TAŞLARI - ANKARA 1993 - ELİLA YAYINLARI
3 – TURAN, OSMAN - SELÇUKLULAR TARİHİ VE TÜRK – İSLAM MEDENİYETİ - İSTANBUL 2003 - ÖTÜKEN NEŞRİYAT,
4 – YİNANÇ, MÜKRİMİN HALİL TÜRKİYE TARİHİ SELÇUKLULAR DEVRİ I - ANADOLUNUN FETHİ - İSTANBUL 1944 - İÜEF YAYINLARI
5 – YİNANÇ, MÜKRİMİN HALİL – ANADOLU SELÇUKLU TARİHİNE AİT BAZI KAYNAKLAR – ANKARA 1948 – TÜRK TARİH KURUMU
6 – BEYGU, ABDÜRRAHİM ŞERİF - AHLAT KİTABELERİ - İSTANBUL 1932 - HAMİT MATBAASI
[1] Osmanlı mezar taşlarına denir. Baş ve ayak şahidesi olarak iki ayrı türü vardır.

[2] Düzeltilmiş toprak üzerine kırık taş parçaları koyulup, üzerine kum dökülüp, silindir geçilerek yapılan yol.Genellikle Romalılar tarafından yapılmıştır.

[3] 11. yüzyıldan ilk Osmanlı dönemine değin kullanılan keramik tekniği. Kullanılan hamur kırmızı renkli, kaba ve gözeneklidir. Kap astarlandıktan sonra sivri uçlu bir aletle motifler çizilir ve istenilen renkte saydam bir sırla sırlanır. Çukur kısımlarda sır daha koyu, diğer yerlerde ise daha açık olarak motifler belirlenmiş olur.

[4] Volkan patlamasında magmanın içindeki gaz ve su oranına göre gözenekleşerek, aniden soğumasıyla oluşan genellikle koyu renkli hafif kayaçlar.

[5] En eski İslami el yazısı olan kufi’nin, Irak’taki Kufah’ta ortaya çıktığı düşünülüyor. Kufi, ağırbaşlılığı ve açılı yapısıyla, ilk Müslümanlar tarafından Kuran’ın yazılması için kullanılmıştır. Mezar taşlarında, paralarda ve binalardaki yazıtlarda görülebilir. daha yeni el yazılarıyla kontrast sağlaması için dekoratif olarak kullanılıyor olsa da, yaygın olarak kullanımı 12. yüzyılı bulmuştur.

[6] Süsleme veya süslemeler demek anlamına gelen Arapça kelime. Zeyyene fiilinden üretilmiştir. İslam sanatında cami, mescit, külliye veya saray gibi mimari yapılarda gerçekleştirilen süslemelere denir.

[7] Eğik kesim

[8] Birbirine bağlı kıvrımlı dallar ve uçlarındaki yarım palmet biçimli yapraklarla oluşturulan, Türklerin Orta Asya’dan bu yana kullandıkları, Anadolu Selçukluları döneminde üsluplaştırmaya başladıkları hayvan figürleri, filiz ve yaprakların Osmanlı döneminde stilize kompozisyonlara dönüştüğü süsleme biçimi.

[9] Hat sanatında bir yazı tarzıdır. Camilerde ve kitabelerde celi sülüs tarzı yaygındır.

[10] Kûfî’nin sülüs yazısı kesiminde bulunan bu yazı tipi, gövdesi en ileri, en olgun ve en çok organlaşmış olan tipidir. Yine bu tip Kûfî‘nin bir yazı ve okuma aracı olmaktan çıkıp bir bezeme konusu olarak güzel sanata en çok giren tiptir.

[11] İslam mimarisinde önemli bir yeri olan yapı elemanıdır. En bilindik kullanımı herhangi bir Osmanlı camisinde görebileceğiniz giriş kapısının hemen üstündeki üçgen, içeri doğru göçük kısımdır. Aynı şekilde genelde mihrabın tepesinde de mukarnas bulunur zira İslam mimarisinde cami kapısı nasıl kutsal bir yere girişse mihrap da Allah'ın yolunda bir kapıdır. Türk İslam sanatında Osmanlı'nın yanında Selçuklu döneminde de birçok örnekleri yapılmıştır. Kapı üstleri dışında duvarlarla çatının taşıyıcı elemanlarının birleştiği yerlerde de kullanılır. Bu konuda en güzel örnekler Elhamra sarayında bulunmaktadır.

[12] Stel veya stela, dikilmiş, yüksekliği eninden uzun yekpare bir taştan oluşan bir yapıttır


Alıntıdır.

1454
0
0
Yorum Yaz