Benerci Kendini Niçin Öldürdü | Nazım Hikmet

2014-01-08 22:21:00
Benerci Kendini Niçin Öldürdü | Nazım Hikmet |  görsel 1

Birinci Bap

Şehir

     uzakta. 
Genç adam 
                ayakta. 
Akıyor şehirden geçen nehir 
genç adamın ayakları dibinden. 
Genç adam 
     piposunu çıkarıyor cebinden 
                                    aranıyor kibriti. 
Bakıyor akar suya 
       düşünüyor Heraklit’i, 
düşünüyor büyük hakîm Heraklit’i genç adam… 
Kim bilir belki böyle bir akşam, 
böyle bir akşam, 
      Heraklit alnını 
              yeşil gözlü zeytinliklerde akan 
                                                      suya eğdi 
                                                      ve dedi: 
             «— Her şey değişip akmada, 
                    bu hâl beni hayran bırakmada..»

Heraklit, Heraklit; ne akıştır bu!. 
ne akıştır ki bu, dalgalarında 
                     dağlıdır alnı en mukaddes putun 
                     kızgın demir damgasıyla sukutun. 
Gebedir her sukut bir yükselişe. 
Ne mümkün karşı koymak 
                               bu köpürmüş gelişe.. 
Heraklit, Heraklit!. 
       akar suya kabil mi vurmak kilit?

Şehir 
      uzakta. 
Genç adam 
               ayakta. 
Akıyor şehirden geçen nehir 
genç adamın ayakları dibinden. 
Genç adam 
     kibritini çıkarıyor cebinden 
                                yakıyor piposunu. 
 

II

Dikine mustatil bir apartımanın 
                                    en üst katında 
                                               dört köşe bir oda. 
Perdesiz pencereler. 
Pencerelerin dışında yıldızlı geceler. 
Genç adam 
           alnını dayamış cama. 
Ben, romanın muharriri 
                 diyorum ki genç adama: 
— Delikanlım!. 
               İyi bak yıldızlara, 
                          onları belki bir daha göremezsin. 
     Belki bir daha 
             yıldızların ışığında 
                      kollarını ufuklar gibi açıp geremezsin..

     Delikanlım!. 
               Senin kafanın içi 
                               yıldızlı karanlıklar 
                                                   kadar 
                  güzel, korkunç, kudretli ve iyidir. 
     Yıldızlar ve senin kafan 
                       kâinatın en mükemmel şeyidir.

     Delikanlım!. 
                Sen ki, ya bir köşe başında 
                                     kan sızarak kaşından 
                                                            gebereceksin, 
                ya da bir darağacında can vereceksin. 
                İyi bak yıldızlara 
                             onları göremezsin belki bir daha…

     Delikanlım!. 
               Belki beni anladın, 
                                 belki anlamadın. 
     Kesiyorum sözümü.

     İşte kapı açıldı 
                   geldi beklenen kadın.. 
    — Beklettim mi?
    — Çok… 
            Ama zarar yok..»

Kadın 
yakaladı genç adamı 
                                  elinden. 
Genç adam 
        yakaladı kadını belinden. 
Bir yumrukta kırdı camı. 
Oturdular pencerenin içine. 
Sarktı ayakları gecenin içine… 
Işıklı bir deniz dibi gibi 
            başlarında, sağda, solda gece yanıyor. 
Ayakları karanlık boşluklara sallanıyor.. 
Sallanıyor ayakları 
sallanıyor ayakları… 
… Dudakları…

Sevmek mükemmel iş delikanlım. 
Sev bakalım… 
Mademki kafanda ışıklı bir gece var, 
benden izin sana, 
                       seeeeev 
                       sevebildiğin kadar…

Genç Adamın,sevgilinin şahıslarına…Tibet Mabetleri ve Amerikan filmlerine…Ayın ondördüne… Genç adamın esrarengiz meşgalesine… Ve nihayet, Müsebbibi meçhul bir ihanete dair.

İkinci Bap

I

Mevzubahs gencin 
          ismi: BENERCİ. 
Kendisi aslen Hintli olup 
          maskatı re’si DELHİ’dir.. 
Dostlarının nazarında tam 
                                  adam, 
düşmanlarının indinde azgın bir delidir 
ve Britanya polisinde künyesi şüphelidir.. 
Şeklü şemailine gelince: 
Ne Pataşon gibi tombul bir cüce, 
ne Masist gibi bir dev, 
ne de Villi Friç gibi bir babik oğlandır O, 
iki gözlü, tek burunlu, basbaya insandır O… 
Birinci babımızda, 
Benerci’nin odasına gelen kadın 
mühim bir rol oynıyacak kitabımızda. 
Kendileri bir İngiliz mis’idir. 
Hem İngiliz mis’lerinin nefisidir… 
İmdi, 
be nefis 
       Mis 
       nerde, nasıl tanıdı Benerci’yi?. 
diye sorarsam size, ben, 
eminim ki, siz, cevaben:

«— Mermer 
           merdivenler.. 
Kapı. 
Kapıda kıvırcık saçlı 
                        taştan 
                        iki aslan. 
Tibet. 
Tibette mabet. 
Mabedin içi… 
Omuzlarından çıkan on altı kolu havada, 
                                       çıplak karnı iki kat, 
bağdaş kurup oturmuş 
                           mâbut 
                           Buda. 
İnledi öküz derisinden mukaddes davul: 
— Savul! 
         Savul!!. 
             Savuuuul!!!. 
Buda’ya kurban geliyor. 
Sarı saçlı, mavi gözlü bir kadın 
                          beyaz, kar gibi.
Kadının canına kıyacaklar gibi.
Açıldı kanlı bir ağız şeklinde karnı Buda’nın, 
fışkırdı mukaddes alevler dışarıya. 
Uzun külâhlı Moğol rahipleri 
         kaldırdılar havaya beyaz kadını. 
Doyuracaktır Buda ateş dolu karnını. 
Mavi gözlü dilber kurban gidiyor, kurban…


(…)

— Dran! 
        Drrrran!. 
           Drrrrrrrran!!!.

Atıldı üç el tabanca. 
Yuvarlandı Moğol rahipleri birbiri ardınca. 
Esmer bir delikanlı yaklaştı mavi gözlü dilbere! 
— Kaçalım! 
     bir an kaybedecek zaman değil.

Otomobil. 
Son sür’at.
Saatta 110 kilometre.

İşte bu kurtarılan kadın, 
           birinci bapta odaya gelen kadındı. 
Onu kurtaran genç: 
                  Benerci. 
Ve bu suretle İngiliz MİS 
                    tanıdı Hintli genci..» 
                             Diyerek 
                                           haltedeceksiniz. 
Romanımı daha başlamadan berbat edeceksiniz.. 
Gelin, etmeyin çocuklar.. 
Ne çıkar, 
       inanın bir sefer olsun Nazım’a 
       Amerikan filmlerinden fazla.

İlk tesadüf 
         tramvayda oldu. 
İkincisi 
         lokantada. 
Üçüncüde düğüm bağlandı nihayet 
                                   siyah podüsüet 
                                                 bir çantada.
İngiliz kızı mahsus 
             çantasını yere düşürdü. 
Hintli genç mahsus 
                      düşen çantayı gördü: 
                                              kaldırarak 
                                                   verdi kıza… 
Eeeeeee? 
             Sonra? 
                 derseniz, 
bakın, birinci babımıza… 
 

II

Ayın on dördü. 
Ayın on dördünü Paris’te aç gezen gördü, 
dedi ki: 
— Bu gece ay 
             dibi kalay 
                   bir tencere gibi…

Ayın on dördü. Ayın on dördünü Fatihli hırsız gördü,

dedi ki: 
— Bu gece ay 
           gökte açık kalan 
                         bir pencere gibi. 
Atlasak içeriye, 
               aşırsak, be imanım, 
                                    Meryem Ana’nın 
                                                gümüş takımlarını.

Ayın on dördü. 
Ayın on dördünü İrlandalı bir polis gördü, 
dedi ki: 
— Benziyor ay 
             yıldızların yaldızlarını çalmak için 
                                      göğe çıkan bir hırsızın 
                                                               fenerine…

Ayın on dördü. 
Ayın on dördünü şair Salih Zeki gördü: 
                                  benzetti kendi eserine 
                                                               beğendi…

Ayın on dördü. 
Ayın on dördünü Londralı bir lord gördü, 
dedi ki: 
— Benziyor ay 
                haşmetpenahımın 
                          dizbağı nişanına…

Kızardı ayın on dördü. 
Kızaran ayın on dördünü bir parya gördü, 
dedi ki: 
— Benziyor ay 
             Ganj’ın üstüne damlayıp yayılan 
                                                        kardeş kanına.

Ayın on dördü. 
Bu sefer bizzat 
             çekik gözleriyle ayın on dördü 
                           Kalküta şehrine civar, 
                                            bir çay tarlası gördü. 
Tarlanın dışında duvar. 
İçinde bir ev.

Gece saat: 2:00

Evin alt katındaki 
                        oda. 
Kapalı pencereler, asma bir lamba, 
                                             bir masa ortada. 
Üç amele, iki köylü, bir muallim ve Benerci, 
                                          yani ceman yekûn: 
yedi Kalküta delikanlısı, yedi inkılâp genci…
Benerci söz söylüyor: 
— Bize karşı 
          İntelicent servis 
                       kendine mahsus…

— Sus. 
Bir tıkırtı var.

Döndü başlar 
                kapıya.

— Sana öyle gelmiş. 
         Devam ediyorum arkadaşlar: 
İntelicent servis 
         kendine mahsus…

— Benerci, sus. 
— Rüzgâr… 
— Arkadaşlar 
         İntelicent servis… 
— Sıııııs… 
          Söndürün… 
                Dışarı bakacağım…

Karanlık… 
Aralandı pencere. 
Ay ışığı 
     parlıyan enli bir kılıç gibi keserek karanlığı 
                                                              düştü yere. 
— Ne var? 
— Sııııısss!. 
Dışarda polis. 
Lambaları sönmüş iki otomobil, 
ve bir sürü motosiklet… 
— Satıldık… 
— Evet…

(...)

«Adım

      Adım. 
Adım — lar 
      adım — ları… 
Kal — dırım 
      kal — dırım. 
Kal — dırım — lar 
      kal — dırım — ları… 
Cad — de… 
Cad — deler… 
Kalabalık… 
      Ka — la — ba — lık 
                                    itiyor 
                                            iki 
                                                yana 
                                                    apar — tıman — ları…

Üçüncü Bap

 

Taymis Gazetesi'nin bir telgrafı...Vaziyetin telhisi ve Benerciyle İstanbul'da matbaada mir mülakat... Kalkütada umumi grev... Somadeva...Taşlanan çocuğum...Ve daha bir çok yürekler parçalayıcı hadiselere dairdir.

I

        Taymis gazetesinin Kalküta'dan aldığı bir telgraftan:

       Kalküta - Kızılların tevkifatı devam ediyor. Şehir civarındaki çay tarlalarında metrûk bir evde toplanan gizli Vilâyet Komiteleri, içtima halindeyken derdest edilmiştir. Yedi kişiden mürekkep olan komite azalarından altısı yakında adliyeye verileceklerdir. Yalnız, ilk istintak neticesinde, gene komite azasından, Benerci isimli bir genç tahliye olunmuştur... 
II

Vaziyeti telhis edelim hele.

Bir

Benerci inkılâpçı bir gençtir. 
Hazım zamanlarını, boş gecelerini değil, 
boydan boya ömrünü vermiştir ihtilâle...

İki. 
Birinci bapta öğrendik ki, 
Benerci âşığıdır Britanyalı bir kızın. 
Yani, delikanlımızın 
                    kalbine bir taş 
                                       düşmüş. 
Kırmızı saçlı bir baş 
                             düşmüş 
ve kalbi 
        dalga dalga halkalanıyor...

İki, A: 
Benerci riyaset ederken gizli bir içtimaa 
                                  altı yoldaşıyla yakalanıyor.

İki, B: 
Fakat meçhul bir sebebe 
                                 binaen, 
yoldaşlarının mevkuf bulunmasına rağmen, 
                                   Benerci tahliye edilmiştir.

İki, C: 
Bence, yani romanın muharrirince 
                                                 olduğu kadar, 
Benerci için de bu tahliye keyfiyeti 
siniri, ruhu, kemiği, eti 
                      kemiren bir esrardır, iki gözüm, 
                                                        serapa esrar...

. . . . . . . 
. . . . . . . . . . . . . 
Benerci, sana dört teklifim var:

Evvela, 
Kalküta'dan İstanbul'a 
                         çık yola. 
Babıâli caddesinde matbaaya gel... 
Geldin mi? 
Âlâ...

Saniyen: 
        sinirini yen. 
Karşımda dikilip durma, otur...

Salisen: 
      ayağını iki defa yere vur: 
Kapı açılsın 
Lebbeeeeeeeeyk! deyip 
                         bize iki çay getirsin kahveci üstat.

Rabian: 
           anlat. 
Şu müthiş müşkili birlikte halledelim 
                                                        seninle...

— Anlatıyorum. 
                       Dinle:

Ve Benerci, macerayı bana, kafiyesiz filân, yani nesren şöyle anlatmaya başladı:

        Sarılmıştık. Yok edilmesi lâzım gelen bazı kâatlar vardı. Vakit kazanmak için, polisin üstüne ateş açtık. Brovniklerimizin şarjörlerini iki defa tazeledik. Birimiz kolundan, birimiz de başından yaralandı. Kurşunlarımız tükendi. Britanya polisi içeri girdi. Gırtlak gırtlağa kapıştık. Nihayet, kıskıvrak bağladılar bizi. Kamyonlara yüklediler. Müdüriyette, yedimiz birden, bir herifin karşısına dizildik.

Burada, Benerci yine coştu, işi kafiyeye döktü:

Herifin 
          mavi gözleri çipil çipil 
                                            suratı çilliydi. 
İntelicent'ten olduğu belliydi. 
Geçti arkadaşların önünden. 
Benim önümde durdu. 
Yüzüme baktı. 
İsmimi sordu. 
Beni bıraktı... 
Niçin bıraktılar beni? 
Beni 
        niçin 
                bırak- 
                         -tılar? 
— Benerci, buna bir tek sebep var. 
— Ne? 
— Düşecekler peşine.. 
                            Eşine?
                                 Ateşine?
                                        Mateşine?
     Tükürmüşüm kafiyenin içine... 
     Yani, anlıyacağın, seni bıraktıktan sonra peşine düşecekler. Sonra cooop, haydi bir tevkifat daha. Tabii, sen yine içerde. Hem bu sefer artık suratına bakıp ismini sorup bırakılmamak şartıyla. İşte tahliye keyfiyetinin sebebi... 
— Sebep bu değil. Ben, tamamen temizim. Arkamda takip yok. 
— Tuhaf şey. Dışarıda temas ettiğin arkadaşlar ne diyor? 
— Galiba onlar da senin gibi düşünüyorlar. İki üç defa, muhtelif arkadaşlarla temas etmek istedim. Fakat verdiğim randevulara gelmediler. Arkadaşlar benimle görüşmek istemiyor. 
— Öyleyse, sen hemen yine Kalküta'ya git oğlum. Ne halt edersen et, şu vaziyeti bir düzelt bakalım.

Benerci gitti. 
Baktım ki, pencereden: 
        muktesit, muharrir ve muhbir 
                                    Nedim Vedat Bey geçiyor. 
Düşündüm Benerci'yi 
ve mel'un bir ihtimalle birden 
                             yüreğim cızz etti.

Arif olanlar için, 
               bu fasıl burada bitti... 
 

III

Stop: 
Fren! 
Zıııınk! 
Durdu!. 
Amele 
         baş parmağını tele 
                                dokundurdu. 
Akümülatör, dinamo, motor, buhar, benzin, 
                                                                elektrik, 
Trrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrik! 
      D     U     R      -      D     U      !...

Yüksek tuğla bacalarda dumanlar donakaldı. 
Koptu kayışlar. 
— Patron, sabotaj var!. 
— Koş telefona. 
— İşlemiyor... 
— Telgraf... 
— Teller kesilmiş, 
                          makina bomboş... 
— Koş!.. 
               Karşımda durma, avanak!
Hangarda ne varsa, üstüne atlıyarak, 
                                                  koşun şehre... 
Sarjant, polismen, asker, 
                          kırk ikilik, tayyare, tank, 
                                                ne bulursanız, 
                                                               yetiştirin... 
Birden 
       bisiklet, motosiklet, otomobil, omnibüs 
                    tozu dumana kattılar, dumanı toza... 
Fakat 
         yine birden 
                            ekşi boza... 
Ne ileri 
        ne geri. 
Paaaaah!.. 
Fıııııss... 
Patladı lastikleri... 
Geç kaldılar, geç!.

Drran 
          drrrn 
                  drrran... 
Tiki taka frev... 
Edildi ilân 
     Umumî grev!.

Kalküta grevdedir. 
Benerci evdedir, 
             sırtüstü yatıyor yatakta... 
Geçiyor haykırışmalarla kapısının önünden 
tek başlı, tek yürekli, milyon ayaklı Kalküta...

Onlar, hep beraber grevdedir... 
O, yapayalnız evdedir. 
Yapayalnız... 
             Tavan, kapı ve duvar... 
Onu kavgaya çağırmadılar. 
Günlerdir ki, onu gördükçe arkadaşları 
                                            çevriliyor başları...

Benerci yatakta 
Kalküta ayakta. 
Benerci görmeden görüyor yattığı yerden 
yürüyen Kalküta'yı:

«Adım 
      Adım. 
Adım — lar 
      adım — ları... 
Kal — dırım 
      kal — dırım. 
Kal — dırım — lar 
      kal — dırım — ları... 
Cad — de... 
Cad — deler... 
Kalabalık... 
      Ka — la — ba — lık 
                                    itiyor 
                                            iki 
                                                yana 
                                                    apar — tıman — ları... 
Behey tram — vay!... 
               çiğneneceksin: 
sağa sola sap... 
Geçit yok. 
Rap 
     rappp 
             rappp!
Ve... 
      Va... 
           Vey... 
— Yol açın kamyonlara 
      amele çocukları 
                      babalarını geçiyor..»

Haykıraraktan 
       Benerci fırladı yataktan. 
Şimdi sokaktan 
                tek bir insan sesi yükseliyordu... 
Benerci koştu pencereye: 
    Aşada sokak 
              kalabalık. 
Yukarda masmavi bir hava 
Aşada bir kamyonun üstünden 
                                   kalabalığa 
Söz söylüyor en yakın arkadaşı SOMADEVA:* 
«— Arkadaşlar! 
                      Aylardır ki anamız avradımız 
                      uzun aç dişleriyle dişlediler 
                                             kendi memelerini. 
Arkadaşlar... 
               Çıplak aç karnını kurşunlara vermek, 
                                       kıvranarak gebermek... 
. . . .  Tek  . . . . 
      . . . . . . . . . .  Vaar? 
Hayır!. 
          Ar . . . . . . . lar . . . . . .

(*) SOMADEVA, Benerci'nin en yakın arkadaşı olup, uzun bir müddetten beri Kalküta'da bulunmuyordu. Binaenaleyh, böyle bir zamanda onun sesini duyup kendisini görmek, elbette ki, Benerci'yi sevinçli bir hayrete düşürecektir.   N.H. 
 

Önümüzde onlar 
                   kalın enselerini kırıp 
                   boynuzlarını saplayınca toprağa... 
                                         . . . . .  ağa.... 
Biz.... 
     . . . . . . .  mizi!. 
Patiska bir gömlek 
                          gibi yırtarak 
                                       etimizi 
kanlı kemiklerimizle 
                    . . . . . . . . cağız . ! 
O zaman gülleri koklıyacağız. 
O zaman 
              tabiat 
                    güzel bir ağız 
                    gibi karşımızda gülümsiyecek...»

        (...)
        Aşada  S O M A D E V A,  kamyonun etrafına toplananlara: 
        — Bana bir taş veriniz, dedi. 
        Taşı verdiler. Ve en eski günlerin en yakın arkadaşı: 
        — Bu adam nefsini kurtarmak için yoldaşlarını satmıştır. Benerci müstevlilerin casusu olmuştur. En yakınlarının kellesini satmasaydı, bunu yapmasaydı, onun kahrolası başını omuzlarının üstünde bırakmazlardı, dedi. Ve sağ kolunun bütün kuvvetiyle, yedinci kattaki perdesiz pencereden bakan sapsarı insanın yüzüne, taşı attı... 
        SOMADEVA'nın taşı, BENERCİ'nin alnına geldi. Benerci dimdik durdu. İki kaşının arasından sızan kan, çenesinden göğsüne aktı... 
        Ve Benerci'nin başı benim, ben Nâzım Hikmet'in dizlerine düşünceye kadar, en büyük, en iyi, en sevgili, kahreden ve yaratan KALKÜTA, onu taşladı. 
        Baygın çocuğumu, yatağına yatırdım. Camları parçalanmış, pervazları kanlı pencereye çıktım. Arasıra arkasına dönüp bakarak uzaklaşan kalabalığın peşinden şu suretle feryada başladım: 
        Benerci benim oğlum... 
 Ben onun yüzünü görebilmek için kaç kerre gecemi gündüzümü 

                                  on birlik tütüne satarak 
        dumandan bir adam gibi dikilip durmuşum... 
        Benerci benim oğlum, 
           Baygın çocuğumu, yatağına yatırdım. Camları parçalanmış, pervazları kanlı pencereye çıktım. Arasıra arkasına dönüp bakarak uzaklaşan kalabalığın peşinden şu suretle feryada başladım:

        Benerci benim oğlum... 
        Ben onun yüzünü 
                      görebilmek için 
        kaç kerre gecemi gündüzümü 
                                  on birlik tütüne satarak 
        dumandan bir adam gibi dikilip durmuşum... 
        Benerci benim oğlum, 
   &nbs

0
0
0
Yorum Yaz