Osmanlı Devleti'nin Rumeli'de Yerleşim Siyaseti Ve Sağ K



Rumeli
Islam dünyası, Osmanlılardan önce Roma Imparatorlugunun ülkesini Bilâd-ı Rum veya Memleketü'l Rum olarak tanıyordu. Selçuklularla birlikte Türk hakimiyetine geçen Anadolu'da Rum ismi vaktiyle Bizans idaresinde bulunmus olan Anadolu'yu gösteren cografi terim olarak kullanılır oldu. XII. Yüzyıldan itibaren Anadolu'dan geçen batılı gezginler Anadolu'ya; Turquemenie veya Turquie, Bizans Imparatorluguna tabii yerlere Romanie veya Romania demeye basladılar. Kısa süre sonra bu kavram Balkan Yarımadasının tamamı için kullanılır oldu. Osmanlılar, Bizans'dan fethettikleri Balkan Yarımadası toprakları için Romania'dan esinlenerek Rum-ili adını kullanmaga basladılar. Rum adı eski anlamını korudu ve cografi ad olarak devam etti.

Katip Çelebi Cihannüma adlı eserinde, Istanbul bogazının kuzey ve batısında bulunan yerlerin "Rum-ili" unvanı ile söhret buldugunu bildirmektedir. Bu tanım baslangıçtan itibaren cografi bölge adı olarak kullanıldıgı gibi, idari taksimatta da genisligi gittikçe büyüyen idari bir birimi ifade etmistir.

Süleyman Pasa Bizans'a yardım amacıyla Trakya'ya geçtigi andan itibaren Rumeli, Türkler için çok önemli oldu. I. Murad (1360-1389), 1362'de Edirne'nin fethinden sonra Rumeli Beylerbeyligini olusturarak Lala Sahin Pasayı Beylerbeyi atadı. Rumeli Beylerbeyligi kurulusunda; idari olmaktan ziyade askeri bir kimlige sahipti ve Rumeli toprakları Osmanlı sınırlarının dısında kalıncaya kadar ayrıcalıklı statüsünü korudu, daima Anadolu Beylerbeyliginden önde geldi.

Rumeli'de Türklerin Ilk Yerlesmesi


Çesitli Türk kavimleri Kuzey Karadeniz steplerinden gelip VI. Yüzyıldan itibaren Balkan yarımadasına yerlesmislerdir. Fakat Bizans'ın dini baskısı ve önceden yerlesik hayata geçmis olan Slavlarla karısarak ortadan kaybolmuslardır.

Türklerin güneyden gelip Kuzeydogu Bulgaristan'da yerlesmesi Anadolu Selçuklu Sultanı II.Izzeddin Keykavüs'ün (1238-1278) Dobruca'daki sürgün hayatıyla yakından baglantılıdır. Sultana baglılıgı devam eden çok sayıda Türkmen Anadolu'dan gelip Dobruca'ya yerlesti. Türkmenlerin bölgeye gelisi ile ilgili çesitli rivayetler bulunmaktadır. Bunların odak noktasında daima Sarı Saltuk yer almaktadır. Sarı Saltuk, manevi olarak kendisine baglı olan kalabalık sayıdaki Türkmen nüfusla birlikte Rumeli'ye gelmis ve burasını yurt edinmistir.

Sarı Saltuk'un Dobruca'daki faaliyeti ve faaliyet alanıyla ilgili en genis popüler bilgi Evliya Çelebi Seyahatname' sinde bulunmaktadır. Seyahatname'de Evliya Çelebi sık sık gerçeklerle efsaneleri birbirine karısmıstır.

Yazıcızade Ali II. Murad'a ithaf ettigi Tarih-i Âl-i Selçuk'da, Rumeli'ye giden göçmenlerin bir kısmının Halil Ece ile birlikte Karesi Iline geri döndüklerini, kalanların ise Sarı Saltuk'ın etrafında toplandıklarını kaydetmistir.

Rumeli'de Yollar ve Osmanlı Devletinin Fetih Yönleri


Rumeli'ye geçen Süleyman Pasa buradaki ana yollar boyunca akınlar yapmaga baslamıstı. Osmanlı kuvvetleri batıya, kuzey batıya ve kuzey doguya dogru ilerlerken Romalıların yaptırdıgı ve daha sonra Bizans'ın da kullandıgı yollardan yararlandılar. Bu yollar Sol Kol (Via Egnatia - canib-i yesar), Orta Kol (Via Militaris - tarik-i evsat) ve Sag Kol (Kırım - Karadeniz ticaret yolu) olarak biliniyordu.

Sol Kol; Ipsala, Gümülcine, Serez, Karaferiye ve oradan ikiye ayrılıp Tırhala ve Üsküp'e ulasıyordu. Orta kol; Çirmen, Zagara, Filibe ve oradan ikiye ayrılıyordu. Birinci yol Sofya üzerinden Nis ve Belgrat'a ulasıyor, ikinci kol Köstendil üzerinden Üsküp'e baglanıyordu.

Sag kola gelince; Bu yol Trakya'dan baslayarak Kırklareli üzerinden kuzeye dogru devam ediyor, Edirne'den gelen yolla birlesip Tunca vadisini takip ederek Istrancaların ve Balkan Daglarının dogal geçitlerinden geçmek suretiyle Karadeniz'e paralel olarak Tuna nehrine kadar ulasıyordu. Yol büyük merkezlere ulasacak sekilde bazı yerlerde ikiye ayrılarak devam ediyordu. Pravadı'dan batıya giden yol Tırnovo ve Nigbolu'ya ulasıyor, asıl yol kuzeye dogru devam ediyor ve Dobruca'dan geçip Babadag'a geldikten sonra Tuna nehrini geçiyordu. Tekrar ikiye ayrılan yolun doguya dogru devam eden kolu Kırım'a gidiyor, digeri Yas üzerinden Kuzey Denizine kadar ulasıyordu.

Sag kol, askeri anlamda orta kol kadar faal olmamasına ragmen önemini daima korudu. Bu koldan yapılan akınlar Mihal ogullarının denetiminde bulunuyordu. Istanbul'a bugday, et ve tuz saglayan merkezlerin yogunlugu bu güzergahta idi. Bugday ve kesimlik hayvanların kara yolu veya denizyolu ile baskente ulastırılması bu yolun önemini arttırıyordu. Köstence, Varna, Burgaz, Mesembria gibi sag kolun önemli limanlarından her türlü üretim baskente ulastırılıyordu.

Fetihler tamamlanınca uclarda idari, askeri ve stratejik anlamda çesitli konular göz önünde bulundurularak Sancak teskilatı kuruldu. Sancaklar askeri ve idari birim olarak Rumeli Beylerbeyliginin yönetiminde toplandı.

Osmanlı Devletinin Rumeli'de Uyguladıgı Fetih ve Iskan Siyaseti


Osmanlı Devleti, Rumeli'ye geçtigi andan itibaren yerli halkla iyi geçinme politikası uygulamıs, "istimalet" vererek yerli halkın Osmanlı'ya meyletmesini saglamıslardır. Prof. Dr. Halil Inalcık'ın tespitine göre Osmanlı padisahları bürokraside de bu prensibi uygulamıs "Reaya fukarası"nı "zi-kudret ekabire karsı" korumuslardır. Özellikle Balkanların fethinde "Toprak ve reaya sultanındır" prensibini ilan ederek yerli feodallere karsı topragı ve köylü emegini; devlet veya tımar rejiminin garantisi altına sokmuslar, yerel feodallerin yerine merkezi imparatorluk rejimini ihya etmislerdir. Balkan tarihçilerinden N. Iorga; anarsiden bıkmıs olan köylülerin Osmanlının merkeziyetçi yapısını uygun bulduklarını ve benimsediklerini kaydetmistir.

Osmanlıların Balkanlarda görünmesi ile birlikte Ortodoks halk Papalıkla Macar Krallarının Katoliklik propagandasından ve mezhep degistirmek için yaptıkları baskıdan kurtulmustur. Devlet, halkın yanı sıra Ortodoks kilisesine karsı da koruyucu bir politika gütmüs, Ortodoks kilisesinin bütün ayrıcalıklarını ve hiyerarsisini aynen tanımıstır. Kilise gibi Manastırların ayrıcalıklarını, bagısıklıklarını Hıristiyan devletler döneminde nasılsa o biçimde bırakmıs, Balkanlarda Hıristiyan dinini yok etmek isteyen tutucu bir davranıs içine girmemistir. Hatta Yıldırım Bayezid Balkan halklarından sagladıgı askerlere Anadolu Beyliklerine, Ankara savasında Timur'a karsı ordusu içinde yer vermistir.

P. Wittek; kurulusta Osmanlı Devletinin bir Uç gazi devleti karakteri tasıdıgı ve bu özelliginin ön plana çıkarılması gerektigi üzerinde durmaktadır. Ayrıca Uç Kültürünün önemli oldugunu, Osmanlının bunu çok iyi uygulayarak fethedilen yerlerde halka hos görülü davranarak onları kazanmayı basardıgını belirtmektedir. Bu yaklasım Anadolu'da ve Rumeli'de kültürün sürekliligini saglamıstır. P. Wittek özellikle Rumeli'de bu yaklasımın çok yararlı oldugunu, bazı kale ve sehirlerin zorluk çıkarmadan teslim oldugunu yazmıstır. Diger taraftan P. Wittek, Hıristiyan halkın din degistirmeye zorlanmamıs olmasında, cizye gelirinin ortadan kalkacagı için mali bir kaygı duyulmus olabilecegini ve bu yöntemle gayrimüslimlerin idari kadrolarda yer almamasının saglandıgını düsünmüs, ancak devsirme metodu içinde yetistirilen Hıristiyan çocuklarının dikey asama ile devlet hizmetinde en üst makama kadar gelebilmeleri sayesinde bunun dengelendigini görmüstür.

Osmanlı Devletinin Balkanlarda yayılmasında baska faktörler de bulunmaktadır. Devlet köylünün yanı sıra eski Rum, Sırp, Bulgar ve Arnavut feoadal beylerini devlet hizmetine alarak kazanma yönüne gitmis, onlara karsılıklı güvene dayanan görevler vermistir. Voynuk, Martolos, Eflak (ve digerleri...) gibi geri hizmet kurumları içinde hatta tımar sistemi içinde yer almıslar, vergi muafiyeti elde etmislerdir.

Rumeli'nin Iskanı


Osmanlı Devleti, fethettigi topraklarda sömürge siyaseti takip etmedigi için fetihten kısa bir süre sonra Balkan yarımadasının iskanına öncelik verdi. Gelenlerin çogunun gayesi Rumeli'yi yurt edinmekti.

Anadolu'da oldugu gibi Balkanlarda da Türklesme ve Islamlasma, birbirine paralel yürüdü. Ancak Anadolu'nun Türkler tarafından iskanı ile Rumeli'nin iskanı arasında önemli bir fark oldugu görülmektedir.

Anadolu'ya gelenler; Mogol baskısı sonucu göç eden Türkmenlerdir. Asiret reislerinin yönetiminde güvenli ortam bulabilmek amacıyla daha batıya gitmisler ve Anadolu'nun her tarafında yerlesmislerdir. Buna ragmen XV ve XVI. yüzyıllarda Dogu ve Güneydogu Anadolu'da Türk nüfusun Batı Anadolu'dan çok daha az oldugu bilinmektedir.

Anadolu'nun fethiyle birlikte dalgalar halinde Anadolu'ya gelen göçmenler önceki yasam kosullarına uygun olarak göçebe, yerlesik ve kent yasamını genellikle kendileri seçmislerdi. Selçuklu Devleti gelen göçmenleri uçlara iskan edebilmisse karsılıgında onlardan ülkenin sınırlarını savunma ve koruma görevi istemistir. Uçlara gönderilen konar göçerler çok sıkı takip edilmesine ragmen bir türlü denetim altına alınamamıs, göçerler daima devlete problem yaratmıstır. Anadolu Selçuklu Devleti; siyasi zafiyeti nedeniyle XIII. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren kalabalık gruplar halinde gelen göçmenleri iskan edemeyecek hale gelmistir. Buna ragmen asiret reisleri ve gaziler Anadolu'yu yurt edinip yerlesme amacı güttükleri için kendilerini güvencede hissettikleri yerlere konmuslardır. Nitekim bir süre sonra Selçuklu iktidarının zayıflaması ve Mogol istilası nedeniyle Türkmen Beylikleri ayrı ayrı bagımsızlıklarını ilan etmislerdi.

Rumeli'deki yerlesme Anadolu'dakinden farklı olarak daima devletin benimsedigi resmi iskan politikasına uygun olarak gelismistir. Osmanlının Rumeli'deki iskan politikasında, Ortaçagda yaygın olan bir görüsün izleri bulunmaktadır. Buna göre devlet, fethettigi topraklara Anadolu'dan nüfus getirip yerlestirmis, bölge halkını da kolayca denetim altında tutabilmek amacıyla baska yere nakletmistir. Fethedilen topraklarda, ayaklanma potansiyeli olarak görünen kitlelere dikkat edilmis, onlar Türk nüfusun yogun oldugu yerlere tasınıp iskan edilmistir.

Osmanlı Devleti, Rumeli'nin iskanı konusunda çok dikkatli davranmıs ve iskan politikasını hassasiyetle uygulamıstır. Devlet Anadolu'da hayvanlarına otlak bulmak için mevsime göre yer degistiren konar göçerlere iskan konusunda öncelik vermeyi tercih etmistir. Böylece miri arazi haline getirilmis olan Rumeli'de, konar göçerlerin topraga baglanması, askeri sınıfa dahil olmaları, Rumeli'de nüfus ve tımarlı sipahi sayısının arttırılması aynı anda saglanmıs oluyordu.

Rumeli'ye Ilk Yerlestirilenler


Rumeli'nin iskanına öncülük edenler; Çandarlı Ali Pasa ile birlikte sag kolun fethine katılan gaziler, asiret reisleri, asiret mensupları, Anadolu yayaları, akıncılar, dervisler ve tımarlı sipahilerdi. Iskan konusu ön plana alınarak incelendiginde ilk seferin aynı zamanda bir kesif ve yurt arama seferi oldugu görülmektedir. 1388 yılında I. Murad, askeri anlamda kuzey ve kuzeydogu Bulgaristan'ın tamamını denetim altına almıs olmasına ragmen idari yönden bir islem yapmamıstı. Rumeli'nin iskan politikası Yıldırım Bayezid döneminde sancak teskilatı kurulduktan sonra uygulamaya konuldu.

Bayezid hakimiyetini fiilen hissettirebilmek için iskan siyasetini bütün Osmanlı ülkesinde uygulamıstı. Örnegin Istanbul kusatmasını kaldırırken yaptıgı anlasmanın maddeleri arasına Sirkeci'de bir Türk mahallesinin kurulması ve Kadı atanması bulunuyordu. Nitekim kısa süre sonra Göynük ve Tarakçı Yenicesi halkından Istanbul'a göçer evler nakledilmisti.

XIV. yüzyılda gaziler ve asiret reisleri, Rumeli seferlerine katılırken kahraman olarak ün yapmanın yanı sıra ekonomik güç elde etmeyi de arzu ediyorlardı. Osmanlı'ya tabi beyliklere mensup olanlar da Gaza ve ganimet niyetiyle gelenlerin arasında bulunuyordu. Gelenlerin arasında yerlesmeyi tercih edenler de vardı.

Osmanlı Devletinin kurulusunda etkin olan gaza politikası Rumeli'nin fethinde de devam etti. Asiret reislerinin, asiret üyeleri üzerindeki gücü onların toplu olarak hareket etmesini kolaylastırıyordu. Islamiyet'i benimsemis olan Türkmen gaziler kahramanlık ve ekonomik kosulların bir araya geldigi yasam biçimi içinde, Osmanlı Devletine hizmet ederken Rumeli'nin fethi ve iskanını da kolaylastırıyorlardı. Seferlerde basarılı olan gaziler tımar sahibi olup devlete daha fazla ve sürekli hizmet etmeyi umuyorlardı.Nitekim pek çogu bu emeline ulastı. Asiret reisleri ve onlara baglı olanlar dirlik sahibi olarak fethedilen topraklara yerlestiler.

Aynı tarihlerde Anadolu'da bulunan diger Türkmen Beylikleri gaza ve cihadı ön plana çıkarırken siyasal, sosyal ve ekonomik güç kazanmanın pesindeydiler. Ancak Türkmen Beylikleri Müslüman komsularına karsı cihad açma sansına sahip olmadıkları için Osmanlı devletinin basarısına ulasamadılar.

Rumeli'nin fethinde hizmeti çok büyük olan akıncılar yerlesme konusunda da öncülük etmislerdir. Akıncı Beylerinden olan Timurtas Pasa-oglu Yahsi Bey, Pasa Yigit, Yancı Bey, Kutlu Boga sefer esnasında Çandarlı Ali Pasanın en büyük yardımcıları olmuslardır. Akıncılar arasında Rumeli'de hizmet etmek için "Il ve boy" halinde karsı yakaya geçerek yerlesenlerin sayısı bir hayli fazlaydı. Bunlar baglı oldukları Akıncı beyleri ile birlikte hareket ediyor onlara ayrılan yörelere yerlesiyorlardı Rumeli'nin ücra yerlerinde Pasayigit, Korkud, Mihaloglu gibi akıncı gazilerin adına kurulan köyler bunu göstermektedir.

Anadolu Yaya sancakbeyi Saruca Pasa, ona baglı yaya basılarından Kara Mukbil, Pazarlı Togan, Incecük Balaban, Müstecap, Papas oglu Sahin, Kutluca, Lala Sahin 1388'de Çandarlı Ali Pasa'nın seferine katılmıslar, yayalarını birlikte götürmüslerdi. Yaya-basılar, Asiret reisleri ve birlikte gelenler toplu halde hareket etmisler, yerlestikleri yeni çevrede yalnızlık duygusu yasamamıslardır.

Orduyla birlikte hareket eden çesitli tarikatlara mensup seyh ve dervislerin cesaret verici ve olumlu davranısları yeni toprakların benimsenmesinde gazilerin ve göçmenlerin üzerindeki etkisi çok büyük olmustur. Seyh ve dervisler daha Süleyman Pasa ile Rumeli'ye geçislerinden itibaren yol kavsaklarına, derbentlere ve iskana uygun yerlere yerleserek zaviyeler kurmuslar, çevrelerini senlendirmislerdir.

Rumeli'de Yerlesmeyi Kolaylastıran Diger Faktörler


Ali Pasa Kuzeydogu Bulgaristan'da fetih hareketine devam ederken gaziler burada Türkçe konusan, oldukça kalabalık bir Müslüman ve Hıristiyan nüfusla karsılastılar. Bunların basında, hemen hemen bir yüzyıl önce Sarı Saltuk önderliginde gelip bölgeye yerlesmis olan Türkmen nüfus bulunuyordu. Asiret reisleri ve asiret üyelerinin Hacı Bektas'a ve Sarı Saltuk'a yakınlık duyması nedeniyle yeni gelenlerle yerlesik nüfus kolaylıkla bütünlesti.

Diger taraftan, o tarihte yıkılmıs olan Altınordu Devletine mensup olan Müslüman ahali henüz Kuzeydogu Bulgaristan'dan ayrılmamıstı. Altınordu halkının aynı bölgede oturması da Dobruca'nın fethini ve iskanını kolaylastırıyordu. Ayrıca Kuzeydogu Bulgaristan'da yasayan ve Hıristiyanlasmıs olan Kuman, Kıpçak ve Gagauslarların aynı dili konustuklarına sahit oldular. Onlar da Hıristiyan olmalarına ragmen Anadolu'dan gelen Türkmenler gibi samani inanç motiflerini henüz terk etmemislerdi. Bu nedenle aralarında kolayca iletisim kurabildiler. Bu suretle toplumların bir arada yasaması kolaylasmıs devletin iskan politikası ilk asamada basarıya ulasmıs oluyordu.

Daha önce belirtildigi gibi Sarı Saltuk Dobruca'da oturan bütün Türk toplumları tarafından aziz kabul ediliyordu. Ibn-i Batuta bu durumu gözlemis ve elestirel bir dille ifade etmistir. Arap gezgin 1328 yılında Babadag'da türbesini ziyaret ettigi Sarı Saltuk'un Islamiyet'e hizmetinden ve kerametlerinden söz etmis, ancak bunların bazılarının seriata uygun olmadıgını belirtmeden geçememistir.

Bizans ve Balkan Yarımadasının siyasi ve sosyal durumu Osmanlı Devletinin Balkanlardaki iskan siyasetine yardımcı olmustur. XIV. Yüzyılda Balkanlarda güçlü, merkezi bir devlet bulunmuyordu. Sırp ve Bulgar Devletleri parçalandıgı için baska güçlerin istekleri aynı yerde odaklanıyordu ve Balkanlara sahip olmak istiyorlardı.

Batı kilisesi ile eskiden beri anlasamayan dogu kilisesi, siyasi iktidarının yanı sıra dini iktidarını da kaybediyordu. Iki kilise arasında düsmanlık hızla artıyordu. Italyan sairi ve hümanist Pétrarque (1304 - 1380) Papa Urbain V.'e (1362 - 1380) yazdıgı bir mektupta; "Türkler yani Osmanlılar sadece düsmandırlar, Rafızi Rumlar ise düsmanlardan daha beterdir. Osmanlılar bize karsı o kadar kin beslemezler, çünkü bizden o kadar korkmazlar. Halbuki Rumlar bütün ruhları ile bizden korkar ve nefret ederler" diyordu. Bu fikrin siyasi temsilcisi olarak Katolik Macar kralı siyasi ve dini olarak Balkanlarda yayılmak istiyordu. Halk, dini baskıdan uzak yasayabilmek için Balkan yarımadasının kuzeydogusundaki bos ve tehlikeden uzak yerlere göç etti. Nitekim bu ortamda Ortodoks olan yerli ahali Osmanlı akınlarına tepki göstermiyor, onları kurtarıcı gibi görüyordu. Machiel Kiel, Constantin Jiricek'e dayanarak, Osmanlıların kesin fethinden sonra bölgenin huzura kavustugunu belirtmektedir.

Osmanlı Devletinin Rumeli'de takip ettigi iskan siyaseti daha baslangıçtan itibaren bir yagma hareketi olmayıp yerlesmek ve yurt edinmek amacını tasıyordu. Bu siyaset, gelecege dönük bir yerlesme yogunlugu tasıdıgı için basarılı olmustur. Göçmenler Rumeli'ye yurt edinmek üzere geldiklerinden geri dönmeyi düsünmüyorlardı. Süleyman Pasa, Gazi Fazıl Ece, Yakub Ece gibi Rumeli fatihlerinin mezarlarının Gelibolu yarımadasında olması da onların Rumeli'de yerlesmesini manevi olarak kolaylastırıyordu.

IX. Saruhan-Ilinden Sag Kol'a Göç ve Sürgünler


Osmanlı padisahları ve devlet adamları Anadolu'nun insan kaynagını çok iyi tanıyorlardı. Öncelikle, hareket yetenegi yüksek olan göçerleri ele aldılar. Toplumun huzuru bakımından bu karar son derece önemliydi. Sipahi, yaya, müsellem, vakıf gibi bir kuruma baglı olan ve vergisini ödeyen yerlesik nüfusun hukuki durumu degistirilmedi. Batı Anadolu'da kalabalık olan Yürük grupları arasında ilk göçürülenler Karesi Bölgesinde konaklayanlar oldu. Bunlar daha Süleyman Pasa tarafından Gelibolu'ya iskan edilmislerdi (1356-1357). 1374-75 yıllarında Lala Sahin Pasa Drama, Serez ve Karaferya'yı fethettikten sonra Saruhan' daki göçerlerin bir kısmı buraya nakledildi.

Yıldırım Bayezid Batı Anadolu harekatı sırasında (1390) Saruhan Beyligini Osmanlı topraklarına dahil etti. Padisah buradaki nüfus yogunlugunu azaltmak ve fethedilen bölgenin nüfusunun yerini degistirmek gelenegine uyarak Saruhan bölgesinde oturan Yürükleri Rumeli'ye geçirdi. Bu durumda Saruhan ili, Karesi'den sonra göç veren ikinci bölge oldu.

Osmanlı Devleti, Türkmen Beyliklerinin topraklarını fethettikçe beylik mensubu olan yerlesik ve göçerlerle önemli sorunlar yasamıstır. Bunlar kendi beylerinden uzaklasmak istememisler, Osmanlıyı benimsememislerdir. Bu durum daha sonraki yüzyıllarda da devam etmis, her biri Saruhanlı, Dülkadirli, Karamanlı olarak kalmaga devam etmistir. Bu nedenle Osmanlı sınırları içinde yer almalarına ragmen Batı Anadolu'daki Türkmen beyliklerinin topraklarında oturan halk bir süre sonra Osmanlı Devleti için sorun olmus ve bu durum devam etmistir. Çok yogun biçimde göçebe nüfus barındıran bölgede asiret gelenegi hakimdi ve asiret mensupları merkezi otoriteyi kabul etmek yerine kendi asiret reislerinin sözlerinden dısarı çıkmak istemiyorlardı. Yıldırım Bayezid, göçerleri verimli ve genis Rumeli topraklarına göndererek çözüm üretmek istedi. Devlet, Osmanlı hizmetine girmis olan Anadolu Beylikleri yöneticilerini de Rumeli'de çesitli görevlere tayin ederek bir taraftan onları onurlandırmıs diger taraftan eski hakimiyet alanlarından uzaklastırmıs oldu. Anadolu'da Türkmen Beylikleri Osmanlı sınırına dahil olduktan sonra uyum saglayamayan beylik halkı zaman zaman Rumeli'ye geçirilerek iskan edildi.

Kronikler, genellikle Saruhan'dan sol kola yapılan göçlerden söz etmekte, sag kola yapılan göçlerin üzerinde durmamaktadır. Sag koldaki iskan hareketi daha Rumeli Beylerbeyi Lala Sahin Pasa ve Kara Timurtas Pasanın askeri faaliyeti sırasında baslamıstı. Buna ragmen Saruhan ilinden sag kola göç ancak Osmanlı Devleti Saruhan Beyligine sahip olduktan sonra yogun sekilde gerçeklesti. Önce gelenler daha ziyade askeri faaliyet içinde yer almıs olan beylik mensuplarıydı.

Yıldırım Bayezid'in Sürgün Emri ve Uygulanması


Yıldırım Bayezid 1390 yılında Saruhan Ilini topraklarına ilave ettikten sonra oglu Sehzade Ertugrul'u buraya Sancakbeyi tayin etti. Saruhan bölgesi; göçerlerin çok yogun yasadıgı bölge olması, asiretlerin otorite tanımaz olması, öte yandan tuz yasagına uymamaları Yıldırım Bayezid'in yeni fethettigi bölge halkı için sürgün kararı almasına neden oldu. Babasının emri ile Sancakbeyi olan Sehzade Ertugrul Çelebi sürgün uygulamasını baslattı. Kroniklerde verilen bilgiye göre Sehzade Ertugrul; "Kavmin ulusu Pasa Yigit Bey" baskanlıgında göçerleri Filibe yöresine gönderdi.

Asık Pasa-zade sürgün olayının onur kırıcı oldugunu, ancak bir yerin imarı ve mamur hale gelmesi için bu yöntemin padisahlar tarafından uyguladıgını hüzünlü bir ifade ile anlatmıstır.

Kanundur padisahlar sürgün ede / Ki yani bir dahi El mamur ede,
Ve gerçe incünür halk ol seferden / Bu tanrı takdiridir dahi ne de,
Gözetsen takdiri hos muti olsa / Olur rahat ki ol nasibüm ede.

Sehzade Ertugrul'un vefatından sonra Saruhan sancakbeyi olan Sehzade Süleyman zamanında da Saruhan ilinden Rumeli'ye sürgün seklinde büyük çaplı göç hareketi gerçeklesti. "Göçer evler" bizzat Yıldırım Bayezid'in emri ile sehzade tarafından gönderiliyordu. Sürgün göçmenler bütün Rumeli'ye yerlestirildi.

Kroniklerde Sag Kol'a yapılmıs olan sürgün ve iskana deginilmemis olmasına ragmen Rumeli'nin haritası sayılan bir Tapu Tahrir Defterinde sürgünler hakkında genis bilgi bulunmaktadır. Kanuni döneminde düzenlenmis olan bu defterde Sag Kolda yer alan Aydos, Pravadı, Varna, Hacı-oglu Pazarı kazalarında bulunan köylere Saruhan ilinden kaçar hane sürgünün yerlestirildigi kaydedilmistir. Bu bilgi, Saruhan bölgesinden Sag Kol'a da yogun nüfus nakli oldugunun açık isaretidir. Sürgünler genellikle 10 haneyi geçmeyen gruplar halinde yerlestirilmistir. Bazı hallerde köy ve mezralara iskan edilenler birlikte yazılmıs, bu durumda dahi iskan edilen hane sayısının toplam 14 - 15 haneyi geçmedigi görülmektedir. Saruhan ilinden ilk gönderilenler daha önce belirtildigi gibi ilk göçmenler disiplinsiz davranısları ve yörede uygulanan "tuz yasagına" karsı çıkan göçerlerdi. Devlet bu yöntemle bir taraftan Batı Anadolu'daki nüfus yogunlugunu azaltıp asayisi saglarken öte yandan Rumeli'nin iskanı ve senlendirilmesi isini gerçeklestirmis oluyordu.

Sag koldaki iskan yerleri toponimik olarak incelendigi zaman köylerin adlarının Saruhan'daki yerlerin adı, çesitli su kaynakları ve sahıs adları ile dogrudan iliskili oldugu görülmektedir. Kara Murad Pınarı, Ak Kuyu, Osman Pınarı, Yunus Pınarı... gibi.

Sag Kolda Sürgün Zeameti


Adı geçen Tapu Tahrir Defterinde Sag kola yapılan sürgünlerin hukuki statüsü ve uymaları gereken kanun maddeleri açıkça belirtilmistir. Sag kolun en büyük sancaklarından olan Silistre sancagının Pravadı kazasında 1025 sürgün hanesinin baglı oldugu ayrı bir idari birim kurulmustur. Burası "sürgünler zeameti" adı ile kayda geçirilmistir. Kayıtta "Zeamet-i sürgünan ki, zikrolunan taife bundan evvel Anadolu'dan Dobruca'ya sürgün gelüb, çiftlüsünden on iki ve çiftsüzünden altısar akça ve yüz koyundan bir koyun vermek vaz'olunub sair avarrız-ı divaniyeden muaf ve müsellem olalar, deyu defter-i köhnede mukayyed olınub ellerinde selatin-i maziyeden ve padisahımız sultan Selim Sah e'azzallahü ensarehu hazretlerinden müteaddit hükümleri oldugu..." açıklanmıstır. Sürgünler prensip olarak aynı köyde yogunlasamayacagına göre çesitli köylere dagıtılmıs olmaları dogaldır.

I.Selim (1512 - 1520) devrinde düzenlenmis olan Silistre kanunnamesinde, sürgünlerin haklarının "benim sürgünümdür" diyerek Sürgün Subasısı tarafından korunacagı belirtilmistir. Kanunnamede açıklandıgına göre bir göçmenin sürgün taifesinden sayılabilmesi için Anadolu'dan gelmis olması ve hakiki sürgünün akrabasından bulunması gerekiyordu. Rumeli'den gelenlerle kafir iken Müslüman olup sürgünlere katılanların sürgünlere tanınan haklardan yararlanmasına izin verilmiyordu. Sürgün akrabası olmayanların hangi tımarda yerlesmisse oradan ayrılması olanaksızdı. Açıkça görüldügü gibi sürgün konusu tamamen devlet denetiminde bulunuyordu. Pravadı merkezli Sürgün Zaim'liginin sorumlu kisisi Sürgün Subasısıydı.

Rumeli'nin iskanı XIV. Yüzyılın ortasında baslamıs, ancak kısa zamanda tamamlanamamıstır. Devlet iskanı önce Balkanları senlendirmek amacıyla baslatmıstır. 1444 yılında Varna savasından önce bölge Haçlı orduları tarafından tamamen yakılıp yagmalanmıstı. Türkler bölgeye yerleseli henüz yarım yüzyıl bile olmamısken köylerini terk etmek zorunda kalmıslardı. Savas bitip geri döndüklerinde köylerinin izini bile bulamamıslardı. Varna savasını takip eden yıllarda Kuzeydogu Bulgaristan'a yeniden nüfus nakline baslandı.

Daha sonraki yıllarda Anadolu'daki bazı ayaklanmaları bastırmak ve muhalif toplulukları dagıtmak, aynı hareketi tekrarlayacak nüveyi yok etmek amacı ile topluluklar sürgün seklinde Rumeli'ye gönderildi. Uygulanan yöntem ne olursa olsun Kuzeydogu Bulgaristan'ın kırsal kesiminde Türk nüfusun yogunlugu artmıstır. Kentlerde Türklerin sayısı, oran olarak kırsal kesimin gerisinde kalmıstır. En yogun iskan bölgesi Dobruca ve Deliorman olmustur.

II. Bayezid zamanında yapılan sayımda, takip eden yüzyıllardaki kayıtlarda veya XIX. yüzyılda yapılan nüfus sayımlarında özellikle Balkanların kuzey-dogusunda, Dobruca ve Deliorman'da bulunan köylerin tamamına yakınının Türkçe adlar tasıdıgı görülmektedir. Tuna nehri ile Balkan Dagları arasına yerlestirilen ve geri hizmet kurumu olarak Yürükler yörede Türk ve Müslüman nüfusun yogunlugunu daha da arttırmıstır.

Rumeli'ye gelenlerin tamamı sürgün seklinde gelmemistir. Askeri bir hizmet olan Yürük Teskilatı içinde tayin edildikleri yerlere gelenler oldugu gibi çevre kosullarının degismesi ile göç etmek zorunda kalanlar da olmustur. Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal ayaklanmaları, Sahkulu Ayaklanması ve Saruhan Bölgesinde suhte ve celali olayları sırasında da halk köyleri bosaltmıstı. Bunların arasında da Rumeli'ye göç edenler olmustu. Bütün iskanlar ve Anadolu'dan Rumeli'ye dogru olan nüfus hareketi göz önüne alındıgında Balkanlara Türk nüfusun iskanının sürekli oldugu sonucu ortaya çıkmaktadır. Vaktiyle Anadolu'ya gelen göçmenler Anadolu'yu garipler sıgınagı, rahat yuvası, kimsesizlerin diyarı saymıslardı. Simdi göçmenler için Rumeli aynı anlamı tasıyordu.

Çandarlı Ali Pasanın seferinden sonra Sag Kol'da askeri faaliyet tamamlanmıs (1388), Çanakkale Bogazından Tuna Nehrine kadar genis ve bereketli topraklara sahip olunmustu. Bu toprakların büyüklügü Osmanlının Anadolu topraklarından çok daha genisti. Ancak bos alanların nüfuslandırılması gerekiyordu.

Saruhan Köylerinden Sag Kol'a Iskan


Sag Kol'daki köyler incelendiginde köy adlarının çogunun Saruhan Ilindekilerle aynı adı tasıdıgı görülmektedir. Köy adlarını üç baslık altında toplamak mümkün olmaktadır. Birincisi Saruhandakilerle aynı baba, dede ve seyhlerin adını tasıyanlar, ikincisi Saruhan Beyliginin ünlülerinin ve asiretlerin adını tasıyanlar ve son olarak çevre kosullarından ve su kaynaklarından etkilenerek konulan adlardır.

A - Baba, dede ve seyhlerin adını tasıyan köyler: Pek çogu unutulmus veya bunlara Bulgarca ad verilmis olmasına ragmen, halen Sag kolda bulunan köy adları arasında baba, dede ve seyhlere adanmıs çok sayıda köy bulunmaktadır. Kozluca Baba, Hüssam Dede, Mentes Baba, Sindel Baba, Pir Can Baba bunlar arasında sayılabilir. Günümüzde hemen hemen hiç bir köyde tekke ve türbe izine tesadüf edilmemektedir. Tekke Kozluca gibi "tekke" adını korumus olan köyler arasında bile, köylüler Tekke kelimesinin niçin korunmus oldugunu bilmemektedir.

Bu köyler için pek çok örnek bulunmaktadır. Bir kaza merkezi olan Kozluca, Tavsan Kozluca ve Tekke Kozluca. Saruhan Ilinde bulunan Kozluca Baba'ya manevi olarak adanmıs yerlesim yerleriydi. Yogun olarak Saruhanlıların iskan edildigi yerde; kaza merkezine bes ila on kilometre mesafede iki tane daha Kozluca köyünün bulunması Kozluca Baba ile manevi bagı olan yürüklerin yeni topraklarıyla daha kolay bütünlesmesini saglamıstır. Kutsal saydıkları ve geldikleri yerleri kesin olarak belirterek sürgün ve göçün yıpratıcı ve yalnızlık duygusundan kurtulmuslardır. Anadolu ve Rumeli Eyaletinde söz konusu kaza ve köylerden baska Kozluca Baba'ya adanmıs çok sayıda köy bulunmaktadır.

Hüssam Dede köyüne ise Manisa'da Muradiye camii vakıfları arasında bulunan Hüssam Dede köyünden gelenler yerlestirilmistir. Her iki köy de adını Hüssam Sah'tan almıstır. Iskan tarihinde seyhlerin önemini göstermesi bakımından son derece dikkat çekici bir örnektir.

Küçük Abdal tarafından kaleme alınan menakıbnameye göre Kalenderi seyhlerinden olan Otman Baba'nın asıl adı Hüssam Sah'tır. Menakıbnameye göre Otman Baba H.780 / 1378 tarihinde dogmustur. Bazılarının Gani Baba, Hüssam Dede de dedikleri Hüssam Sah H.883 / 1478'de yüz yasını geçtigi halde ölmüs, öldükten sonra hilafet "Ibrahim-i sani" de denilen Akyazılı Sultan'a geçmistir.

Rivayete göre Otman Baba daha çok gençken, Timur'un Anadolu'yu istilası sırasında Anadolu'ya ayak basmıs, Germiyan ve Saruhan havalisinde uzun süre dolasmıs ve hatta II. Mehmed'in sehzadeligindeki Manisa valiligi sırasında burada bulunmustur. Yaz aylarında Gelibolu'dan Dobruca'ya kadar kasaba ve köylerde dolasarak kurban topladıgı bilinmektedir. Otman Baba bazı yıllar kıs aylarını Varna'daki zaviyesinde geçiriyordu. Bu zaviye; Hüssam Dede köyü ile komsu olan Batova köyünde bulunan ve daha sonra Akyazılı'nın adı ile anılacak olan zaviyedir. Hüssam Dede ile ilgili bilgiler ısıgında Anadolu'dan Rumeli'ye göç incelendiginde, Rumeli'ye göçün XV. yüzyılın ikinci yarısında da devam ettigi görülmektedir.

Hüssam Dede ile iliskisi nedeniyle Akyazılı Sultan Tekkesine deginmek gerekmektedir. Akyazılı Sultan Tekkesi, Kozluca Kazasının Hüssam Baba köyüne sınır olan Üsenli köyünden geçen Botova nehrinin olusturdugu vadinin yamacında yer almıstır.

Evliya Çelebi 1652'de tekkeyi ziyaret ettigi zaman menakıb'den yararlanarak Akyazılı Sultan'ın hayatı, kisiligi ve tekke hakkında genis bilgi vermistir. Akyazılı'nın Ahmed Yesevi'ye baglı ve Hacı Bektas Veli halifelerinden oldugunu, önce Bursa'ya daha sonra Rumeli'ye gittigini belirtmis, yüz yıl kadar yasadıktan sonra II. Murad zamanında öldügünü kaydetmistir.

KAYNAK: http://www.balkanlar.net]Balkanlar.net

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !