Osmanlı Savaş Tarihinde Ok , Yay ve Nişan Taşları

2010-08-18 18:08:00

Osmanlı ordusunun ilk dönemlerinde, Orta Asya göçebeleri ve Selçuklular gibi, savaş gücünün hemen hemen tamamı atlı okçulardan oluşmaktadır. 14. yüzyılda piyade sınıfı, yani Yeniçeri teşkilatı oluşturulmuştur. Bu yeni askeri yapılanmada zaferin altına imza atan yine yay olmuştur. Ancak yay, Asya’ya özgü ağaç, sinir, boynuz ve tutkaldan yapılmış, yay yapımında ulaşılan en üst teknik düzeyin simgesi olan kompozit yaydır.



Yine ok ve yay kullanan piyade gücünün yanısıra, bu yeni askeri yapılanmada, atlı okçu da önemini korumaktaydı. I. Murad’ın 1373’de Venedikliler ile Macarlar arasındaki savaşta 5000 okçu göndererek Venediklilere yardım etmiş olması, daha I. Murad devrinde Osmanlı ordusunda okçuların ne kadar artmış olduğunu göstermektedir.



Ordunun ve sarayın ok-yay ihtiyacı esas olarak resmi imalathanelerdeki üretim ile karşılanıyor, yetmediği takdirde sivil piyasadan temin ediliyordu. Bu yaycı ve okçu ustaları, seferberlik zamanında artan ihtiyacı karşılayamazlarsa, sivil okçu ve yaycı esnafından destek alınıyordu. Osmanlıda sportif okçuluğun da çok gelişmişti ve sivil piyasayı besleyen bir sektör mevcuttu.



Ateşli silahların savaş alanına girmesi ve askeri taktiklerin değişmesi de ok ve yayı birden bire savaş alanlarından silememiştir. Tüfeğin tek başına uzun menzilli silah olarak orduda yer alması birden bire olmamış, muhtemelen bir süre ok ve yay ile beraber kullanılmıştır. Ateşli silahlara geçilmesi ile, Türklerin öteden beri uyguladığı hareketli savaş stratejisinin de büyük oranda terki gerekmiştir.



İslam ve Okçulukİslamiyet’in doğduğu yıllara ve topraklara gidildiğinde, bu büyük dinin siyasi bir hareket kimliği de taşıdığı gözden kaçmayacaktır. Erken dönem İslam-Arap orduları dinin yayılması amacı ile hareket etmişler ve misyonlarını kılıç zoru ile gerçekleştirmişlerdir. Bu misyonda halk kitlelerinin istenen amaç uğruna savaşacak idealist savaşçılar haline gelmesi önemliydi. Şehitliğin Allah katında makbul bir mertebe sayılması sayesinde müslüman savaşçılar gözlerini kırpmadan ölüme gidiyorlardı. Yine bu misyonun gerçekleşmesi için olsa gerek, dönemin savaş sanatlarının öğrenilip çalışması konusunda da teşvik edici davranılmıştır.



Bu teşvik her şeyden önce Allah kelamı ile gelir. Kur’an-ı Kerim’de Enfal suresinde “Onlara gücünüz yettiği kadar kuvvet ve (cihad için) bağlanıp beslenen atlar hazırlayın” denmiştir. Çağdaşları ayette geçen “kuvvet” kelimesinin anlamını bizzat peygamber tarafından tefsir ettirmişlerdir. Hz. Muhammed “Kuvvetten maksat ok atmaktır” demiştir.



Hırka-i Saadet, Hasoda, Topkapı Sarayı Müzesi

Okçuluk ile ilgili çok sayıda Hadis-i Şerif de rivayet olunmuştur. Bunların bazıları şöyle sıralanabilir:

“Hiç kimse yaydan daha üstün bir silah kullanmadı.”

“Ok atın ve ata binin, ama ok atmak ata binmekten daha iyidir.”

“Ok atmayı öğrenen sonra da sebepsiz terk eden kişi bizden değildir.”

“Kim Allahüteala yolunda ok atarsa, oku ister isabet ettirsin, isterse isabet ettirmesin, (Allah) ona İsmail peygamber evlatlarından bir köle azat etmiş gibi bir köle bağışlamanın sevabını verir.”



“Bir ok vasıtasıyla üç kişi cennete girer: Oku yapan, oku atan ve oku (atan kişinin) eline veren.”

“Hedefler arasında yürüyen herkese, attığı adımlar kadar sevap yazılır.”



“Hedefe (talim için) ok atmak Allah yolunda yapılan savaşta ok atmak gibidir. Ok atan kişinin okunu getirene de (Allah) attığı her adım için bir köle azad edene verdiği sevap kadar sevap verir.”



Hz Muhammed’in, bu önemli savaş sanatının öğrenilip çalışmasına verdiği önemin altında, İslam hareketinin liderleri tarafından oluşturulmak istenen “idealist gazi-savaşçı” figürü olabileceği gibi, fiziki bir egzersiz olarak okçuluğun kişinin beden ve ruh gelişimine katkı sağladığı gerçeği de yatıyor olabilir.



Osmanlıda Okçuluğun Spor Olarak Gelişmesi
Osmanlıda spor okçuluğu ise çok eskilere dayanmaktadır. Bugünkü anlamı ile spor, bedeni eğitmek ve moral yönden kişiliği geliştirmek amaçlı sistematik fiziki egzersizlere karşılık gelmektedir. Bu anlamı ile alındığında, okçuluk Osmanlılarda Yeniçağ'dan itibaren düzenli ve planlı bir spor faaliyeti olarak yapılmaktaydı.





İlk bakışta basit bir eğlence ve uğraş gibi görünen atışlarda, belli kurallara ve disipline bağlılıktan doğan ciddi bir hava hakimdi. Okçuluğa tahsis edilmiş tesisler ve bu tesislerin bakım, onarım ve devamlılığını sağlamaya yönelik vakıflar kurulmuştu. Sayılan bu özellikleri ile, Osmanlı Devleti Orta Doğu ülkeleri içinde sistematik spor faaliyetlerinin yapıldığı ilk devlet olma özelliğine de sahiptir. Okçuluk, ateşli silahlar savaş meydanlarında ön plana çıktıktan sonra bile, sözü edilen sportif kimliğini korumuştur. Hatta Kabak Okçuluğu, Puta Atışı, Darp Vurma gibi "savaşa yönelik" disiplinlerin yavaş yavaş önemini yitirmesi ile, Menzil Okçuluğu ağırlık kazanmıştır.



Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş yıllarında "gaza niyyetine" savaşan derviş savaşçı figürü, sınır boylarında hem kültür misyoneri hem din savaşçısı olarak görev yapmaktaydı. İmparatorluğun sağlam temellere oturmasıyla, düzenli ordu birlikleri bu askeri fraksiyonun yerini aldı. Anadolu'nun her yerinde örgütlenmiş olan ve İmparatorluğun kuruluşunda gerekli toplumsal yapılanmayı sağlamış olan tasavvuf liderleri, artık İmparatorluk için bir tehdit oluşturmaktaydı. Bu tasavvufi örgütlenme ile iç içe büyüyen Ahilik kurumu, yavaş yavaş "din savaşçısı" kimliğini kaybederek meslek loncaları haline geldi.


Okçuluk, Atıcılar Tekyeleri bünyesinde eğitimi verilen bir savaş sanatı ve spor dalıydı. Atıcılar Tekyesi de, Ahilik gibi kendi içinde teşkilatlanmış, varlığını sürdürmek ve okçuluk öğretisini gelecek nesillere aktarmak amacıyla konmuş kuralları olan bir kurumdu. Bu spora tahsis edilmiş Okmeydanları'ndaki tekyelerin bakım, onarım ve idamesi, vakıflar vasıtası ile sağlanmaktaydı.



Ok ve yayın savaş alanlarında önemini kaybetmesiyle, okçuluk tekyelerde sportif bir faaliyet olarak varlığını korumuştur. Bu tekyelerin yanı sıra halkın devam ettiği talimhanelerde para karşılığı ok atış talimi yapıldığı bilinmektedir.


Çizim: Menzil atışı yapan kemankeş (Klopsteg, P.E., "Turkish Archery and the Composite Bow", 1947).

Osmanlı Okçuluğunda Disiplinler

Kabak Okçuluğu


Kabak okçuluğunda, uzun bir direğin ucundaki kabak veya benzeri objeye, dörtnala sürülen atın üzerinden ok atılırdı. Bu aktiviteye tahsis edilmiş “Kabak Meydanları” olduğu bilinmektedir. Meydana atını sürerek giren okçu, atı dörtnala kaldırır, direği geçer geçmez üzenginin üzerinde dikilir ve geri dönerek okunu atardı. Diğer müslüman ülkelerde de popüler bir okçuluk hüneri gösterisi olan kabak okçuluğu, “kabak” kelimesinin Türkçe olması sebebiyle (diğer müslüman ülkelerde de aynı adla bilinirdi) Orta Asya kökenli olmalıdır.

Kabak Okçuluğu İmparatorluğun ilk yıllarında oldukça popülerken, zamanla diğer disiplinlerin gölgesinde kalmıştır



Puta Atışı

Puta Atışı denilen disiplin, bugünkü hedef atışlarına karşılık gelmekteydi. Modern okçulukta ok atılan mesafelerden çok daha uzun mesafelere (165-250 metre) yerleştirilen sepet şeklinde hedefler vurulurdu.





Deri puta (Askeri Müze-Harbiye/İstanbul).

Deriden veya başka materyal kullanılarak yapılmış putalar da mevcuttu. Ayrıca, daha yakın mesafeden ok atmak için“ayna” tabir edilen plakalar kullanılırdı. “Puta” kelimesinin kökeni ile ilgili bir rivayete göre, Fatih Sultan Mehmed İstanbul’u fethedince Ayasofya’daki ikonlar (put) Okmeydanı’na getirilmiş ve asker bunlarla ok talimi yapmıştır. Ancak ciddi bilim adamlarının hiç biri bu söylentiye itibar etmemekte, “puta” kelimesinin testi gibi kaplara karşılık gelen “pot” kelimesi ile akraba olduğunu düşünmektedirler (kelime Batılı dillere de böyle geçmiştir). Ayrıca Osmanlının diğer dinlere karşı takındığı bildik saygılı tutum, bu rivayetin asılsızlığını ispatlamaktadır.

Yavuz Sultan Selim'in Mermer Köşk'te aynaya ok atışı. Hünername, 16. yy. Topkapı Sarayı Müzesi.

"Puta" kelimesinin kökeni ile ilgili bir diğer olasılık, Çağatay Türkçesinde "kütük" anlamına gelen "buta" kelimesidir. Bugün ABD gibi hobi okçuluğunun yaygın olduğu ülkelerde, doğa yürüyüşlerini okçuluk ile birleştiren sportif/sosyal aktiviteye "stump shooting" (kütüğe atıcılık) denmektedir. Gerçekten de ağaç kütükleri doğal birer ok hedefi olma özelliğine haizdir.


Darp (Zarp) Vurma

Darp (zarp) Vurma, sert cisimlerin ok ile delinmesidir. Hiç kuşkusuz, zırh ile korunan düşmanı yaralamaya yönelik yetenekleri geliştirmeye yarayan bir savaş idmanıdır. Ancak halka açık gösterilerde sıklıkla sergilenen bir okçuluk hüneri de olmuştur. Ok ile delinmiş bardak, çıngırak, metal ve seramik levhalar gibi çok sayıda obje bugün de müzelerimizde sergilenmektedir.


Cam bardak ve metal çıngırak (Askeri Müze-Harbiye/İstanbul).



Menzil Okçuluğu


Menzil Okçuluğu, ateşli silahlar ok ve yayı savaş alanlarından sildikten sonra da sevilerek yapılmış, mümkün olduğunca uzağa ok atmaya dayanan bir disiplindir. Osmanlı kemankeşleri kompozit menzil yayları ile, bugünün modern teknolojisi ile yapılan yayların bile ulaşamadığı mesafelere ok atmışlardır. Rekorların bazıları 400 yılı aşkın süredir kırılamamıştır. Bu rekorlar şüpheye mahal vermeyecek hassasiyetle kaydedildiğinden, Batı dünyasında da Osmanlı okçuluğuna karşı hatırı sayılır bir hayranlık oluşmasına sebep olmuşlardır. Osmanlı menzil okçuluğu ve ünlü kompozit yay üzerine makaleler ve kitaplar yazılmıştır ve onlarca yıl sonra bile yeni baskıları yapılmaktadır. Tüm bu disiplinler içinde, direkt savaş disiplini olmaya en uzak disiplin budur. Ünlü kemankeşlerin rekor kırmak için senelerce uğraştıkları, bazılarının tıpkı bugünün seçkin sporcuları gibi devletten finansal destek gördükleri bilinmektedir.




Hüsameddin Paşa adına 1789 yılında dikilen ok menzil taşının üst kısmı Mesafe: 991 gez (654m) (Askeri Müze-Harbiye/İstanbul)



Menzil Atışlarında Mesafeler


Osmanlılarda menzil okçuluğu, özellikle ateşli silahlar savaş alanlarda yaygınlık kazanınca, en popüler okçuluk disiplini haline gelmiştir. Savaş sanatı kimliğini ve felsefi arka planını şeklen ve ritüellerde korumakla beraber, tam bir sportif aktivite olarak yapılagelmiştir.

Okun düştüğü mesafelerin dokumentasyonunda çok dikatli davranılmıştır. Bu sporun tasavvuf öğretisi ile ilgisi sebebiyle Osmanlılar rekorların ölçülmesinde ve kaydedilmesinde çok hassas davranmışlardır. Rekor denemeleri yapılacağı zaman, ikisi ayak yerinde (okun atıldığı yer) iki de okun düştüğü yerde olmak üzere en az dört şahitin hazır bulunması şartı aranmıştır. Hatta, pek çok rekorun, yeterli sayıda şahit olmaması sebebiyle tescil edilemediği bilinmektedir.

Ok atmayı öğrenmek isteyen aday Okçular Tekyesine başvurur, kendisine bir eğitmen tahsis edilirdi. Kapalı mekan eğitimini tamamlayan aday, ustasının izni ile açık havada menzil atışlarına çalışmaya başlardı. Heki oku ile 800 gez ya da pişrev okuyla 900 gez (594 metre) mesafeye ok düşürmeyi başardığında, Tekye Sicil Defeterine kaydolmaya hak kazanır, "defterli kemankeş" olurdu. Atılan menziller de Tekye Defteri'ne işlenirdi. Ayrıca rekor mesafelere kaydedildiğinde, bu atışların anısına, "nişan taşı" ya da "menzil taşı" dikilirdi. Bir dönem İstanbul Okmeydanı'nda 300'den fazla nişan taşının bulunduğu bilinmektedir.

Kaydedilen en uzun mesafe Tozkoparan İskender'e ait olan 1281,5 gez (845,79 metre) dir. Bugün bile olağanüstü kabul edilen diğer bazı rekor menziller ve sahipleri şöyle sıralanabilir:

Miralem Ahmed Ağa 1271,5 gez (839,18 m)

Bursalı Şuca 1243,5 gez (820,71 m)

Tozkoparan İskender 1279 gez (844,14 m)

Parpol Hüseyin Efendi 1207 gez (796,62 m)

Çullu Ferruh 1223 gez (807,18 m)

Lenduha Cafer 1209,5 gez (798,27 m).

Bir çok padişah da kemankeşti. Padişah kemankeşlerin en başarılılarından biri olan II. Mahmud'un bazı rekor atışları şöyledir: 1225 gez (808,5 m), 1228 gez (810,48m) ve 1219 gez (804,54 m). Bu inanılmaz mesafelerin, padişaha iltimas gösterildiği düşüncesi yaratmaması için şunu söylemeliyiz: II.Mahmud bu konuda o kadar hassastı ki, oku düşürdüğü mesafeyi padişaha yaranmak amacıyla tahrif etmeye kalkan iki havacıyı (okların düşüşüne bakan görevliler) işten attığı bilinmektedir. Okmeydanları, sporcuların sosyal ve siyasi kimliklerini dışarıda bırakarak girdikleri bir nevi kutsal mekan kabul edilirdi. Osmanlı İmparatorluğu gibi sosyal tabakalaşmanın belirgin olduğu bir toplumda, bu geleneğe padişahların bile saygı gösterip uyması, üzerinde durulması gereken önemli bir ayrıntıdır.

Derlemedir.

Dip not:Konuyu aldığım forum tam bir bilgi deposu.müthiş konular var.Buradan emekleri ve paylaştığı bilgiler için konuyu derleyen nesta34 'e sonsuz teşekkürlerimizi sunuyoruz.

3743
0
0
Yorum Yaz