Nazım Hikmet Ran - Dünyanın En Tuhaf Mahluku

2016-11-18 14:24:00

Akrep gibisin kardeşim,  korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.  Serçe gibisin kardeşim,  serçenin telaşı içindesin.  Midye gibisin kardeşim,  midye gibi kapalı, rahat.  Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.  bir değil,  beş değil,  yüz milyonlarlasın maalesef.  Koyun gibisin kardeşim,  gocuklu celep kaldırınca sopasını  sürüye katılıverirsin hemen  ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.  Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,  hani şu derya içre olup  deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.  Ve bu dünyada, bu zulüm  senin sayende.  Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer  ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak  kabahat senin,  — demeğe de dilim varmıyor ama —  kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!  __-Nazım Hikmet Ran, Tüm şiirleri ... Devamı

Sesimi Duyan Var Mı?

2015-08-18 00:04:00

  #Yaşayanunutmazunutmadık#17Ağustos1999# Uykudaydı İstanbul, İzmit, Adapazarı, Bolu, Yalova  Uykudaydı Eskişehir, Ankara, Gölcük, Değirmendere, Düzce  Bursa  On yedisinde ağustos'un, sonra onikisinde kasım'ın  Dipten bir uğultu koptu, bir çığlık yükseldi topraktan  Saniyelere sığdı onbinlercesi ölümün  Sonra çığlıklar ağıtlara, ağıtlar çığlıklara karıştı  Ben buradayım, sesimi duyan var mı  Geceydi uğultulu geceydi  Binleri aldı gitti  Gövdem toz toprak göçük altında  Gövdem unufak enkaz altında  Acıya gömdüler güzel vatanımı  Mezarımda Adım yok  Kaybettiler oy bedenimi  Viranemde feryadım yok  Bak göçük altında bizimkiler  Hayat verecek bir el bekler  Birlikte gülmeyi, birlikte sevmeyi  Birlikte paylaşmayı  Birlikte yürümeyi bilenler  Kardeşlik duygulariyla koşup geldiler  Birlikte çok gülemediler ama  Birlikte öldüler  Ayrımız gayrımız yoktur dediler  Sildiler gözyaşlarını birbirlerinin  Yaralarına merhem oldular  Deprem olmuş yıkım olmuş of  Yüreğim göçük altında  Haykırıyorlar yetiş diyorlar  Koşup gelenler dayan diyorlar  Kazma ile kürek ile diş ile tırnak ile  Dostça bir yürekle umutla arıyorlar  Ben buradayım sesimi duyan var mı  Sesini duyan var  Sesini duyanlar bizimkiler  Bak yaşatmak için sana koşuyorlar  Ak sakalına, çocuk yaşına bakmadan  Tırnaklarıyla kazıyorlar enkazı  Betonu tırnaklarıyla deliyorlar  Çıkarsız hesapsız  Yüreklerinin susturamadığı sesini  Elleri gibi kavuşturuyorlar birbirine ... Devamı

Şehzade Beyazıt'ın Kanuni'ye Yazdığı Mektuplar

2014-06-05 21:00:00

Kanuni Sultan Süleyman'ın Oğlu Şehzade Beyazıt'la Yazışması Güzel şiir yazan ve şiirlerinde Şahsî mahlasını {takma adını) kullanan Şehzade Beyazıt'ın babasına yazdığı manzum yakarış mektubu ile Kanunî'nin bu mektuba verdiği cevabı. ŞEHZADE BEYAZIT'IN MEKTUBU Ey seraser âleme Sultan Süleyman'ım baba, Tende Canım, Canımın içinde cananım baba, Bayezîd'ine kıyar mısın benim canım baba Bigünahım, Hak bilür, devletlü sultanım baba.   Enbiya ser-defteri yani ki Âdem hakkıçün, Hem dahi Musî ile îsî-i Meryem hakkıçün, Kainatın server-i ol Ruh-i âzam hakkıçün, Bigünahım, Hak bilür, devletlü sultanım baba. Sanki Mecnun'um, bana dağlar başı oldu durak, Ayrılıp bilcümle mal ü mülkten düştüm ırak, Dökerim göz yaşını vâhasretâ, dâd-el-firak, Bigünahım, Hak bilür, devletlü sultanım baba.   Kim sana arzeyleye hâlim, eya şah-ı kerim, Anadan, kardeşlerimden ayrılıp kaldım yetim, Yok benim bir zerre isyanım sana, Hak'tır alîm, Bigünahım, Hak bilür, devletlü sultanım baba.   Bir nice ma'sumum olduğun şeha bilmez misin? Anların kanına girmekten hazer kılmaz mısın, Yoksa ben kulunla Hak dergahına varmaz mısın, Bigünahım, Hak bilür, devletlü sultanım baba.   Hak Taâlâ, kim cihanın şahı etmiştir seni Öldürüp ben kulunu, güldürme şahım düşmeni Gözlerim nuru oğullarımdan ayırma beni Bigünahım, Hak bilür devletlü sultanım baba Tutalım iki elim baştan başa kanda ola, Bu meseldir, söylenir kim "kul günah itse n'ola" Bayezîd'in suçunu bağışla, kıyma bu kula, ... Devamı

Mehmet Akif Ersoy | İstiklal Marşı

2014-03-12 23:49:00

Duan kabul olsun büyük şair , mekanın cennet olsun… Istiklal marşımızın 93. Yılı kutlu olsun…. Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak. O benim milletimin yıldızıdır parlayacak! O benimdir, o benim milletimindir ancak! Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal! Kahraman ırkıma bir gül… ne bu şiddet, bu celâl? Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal. Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklal. Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım; Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım! Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım. Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım. Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar. Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var. Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imânı boğar, ‘Medeniyet!’ dediğin tek dişi kalmış canavar? Arkadaş, yurduma alçakları uğratma sakın; Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın. Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın, Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın. Bastığın yerleri ‘toprak’ diyerek geçme, tanı! Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı. Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı. Verme, dünyâları alsan da bu cennet vatanı. Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda? Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ! Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ, Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ. Rûhumun senden İlahî, şudur ancak emeli: Değmesin ma’ bedimin göğsüne nâ-mahrem eli! Bu ezanlar-ki şehâdetleri dinin temeli- Ebed... Devamı

Behçet Aysan | Kanlı Zambak

2014-03-12 00:04:00

Öncelikle "Hidayet ver,merhametimizi bizden alma" diye yalvarıyorum.Hala anlamıyorlarsa hak ettikleri şekilde cezalandırılması için dua ediyorum.Siyasi görüşleri nedeni ile insanlığını unutanlara itafen... "Kanlı Zambak onu vurdular, gözümle gördüm onu ak bir zambağa binmiş gidiyordu gidiyordu zambak dur, sana da bulaştı kan. bir damla gözyaşından doğurmuştu anası onu bir avuç sevinçle büyüttü bir avuç hüzünle nice zorluklar nice ayrılıklar ve saçlarına beyazlar düşürerek. onsekizindeydi bir sevgilisi vardı aynı mahalleden eyüpten henüz öpememişti bile konfeksiyonda çalışırdı. onu vurdular gözümle gördüm onu bir güvercin havalandı. eyüpte, o basma perdeli evde kurudu saksıdaki sardunya birdenbire çatladı bir fotoğrafın camı tel çerçeveli düştü radyonun üzerinden yere. dağıldı kitapları dağıldı şiirler ve roma hukuku güvercin konamadı. onu vurdular, gözlerimle gördüm onu ak bir zambağa binmiş gidiyordu zambak dur, sana da bulaştı kan." _Behçet Aysan - Kanlı Zambak ... Devamı

Sesleniş | Uğur Mumcu

2014-01-24 22:42:00

Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık. Babamız sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi. Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken bizler bir mumun ışığında bitirirdik kitaplarımızı. Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini, yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya. Ecelsiz öldürüldük. dövüldük, vurulduk, asıldık. Vurulduk ey halkım, unutma bizi... Yoksulluğun bükemediği bileklerimize çelik kelepçeler takıldı. İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez. İsteseydik, diplomalarımızı, mor binlikler getiren birer senet gibi kullanırdık. mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık. yazlık kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu. Yüreğimiz, işçiyle birlikte attı. Yaşamımızın en güzel yıllarını, birer taze çiçek gibi verdik topluma. Bizleri yok etmek istediler hep. Öldürüldük ey halkım unutma bizi... Fidan gibi genç kızlardık. Hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı göz bebeklerimizden. Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında, işkencecilerin acımasız ellerine terk edildik. Direndik küçük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla. tükürülesi suratlarına karşı bahar çiçekleri gibi taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven gibi. Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden. Hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi... Ölümcül hastaydık. Bağırsaklarımız düğümlenmişti. Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin elinde öldürüldük acımaksızın. Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha. Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezar taşı gibi savrulduk. Vicdan sustu. Hukuk sustu, insanlık sustu. Göz göre göre öldürüldük ... Devamı

Şükrü Erbaş

2014-01-17 00:01:00

İlk şiirinin Varlık dergisinde yayınlanmasıyla edebiyat dünyasına giren Şükrü Erbaş, bugüne kadar içinde insana dair her duyguyu barındıran, kendi toprağından gelen pek çok şiir yazdı. Son kitabı Bağbozumu Şarkıları’yla 2012′de okurlarının karşısına çıkan Erbaş’la şiir yaşamına, şiirinin kaynaklarına, insanlık hallerine ve edebiyatın gidişatına dair keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. - Şiir yaşamınız nasıl başladı? Neden şiiri tercih ettiniz? Erken midir, geç midir bilmiyorum ama lise yıllarında başladım yazmaya. Elbette ilk gençliğin heyecanlarıyla, acemilikleriyle dolu bir yazma hevesiydi. Beni bugüne taşıdığı için o kanat çırpmaların bir değeri olduğuna inanırım. Neden şiiri seçtim, yanıtını bilmiyorum ama okuma tutkusu giderek yazmaya evrildi sanırım. - “İnsanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık” diyorsunuz, yalnızlıktan sıklıkla bahsediyorsunuz, ayrı kalınan bir sevgili çıkıyor karşımıza şiirlerinizde. Şiirlerinizdeki bu duygular ve yaşanmışlıklar tamamıyla Şükrü Erbaş’ın hayatının izdüşümleri midir? Bu mümkün olabilir mi? Yalnız benim için değil yazan hiç kimse için böyle birebir, bir izdüşüm söz konusu olamaz. Kendinizden yola çıktığınız şiirler bile bir süre sonra, sözcüklerin, dizelerin sizi harf harf sürüklediği süreç içerisinde, gider başka insanların hayatlarından acılar, hevesler, hayaller, gelecek tasarımları alır. Ancak yazının bir büyüsüdür, kimi yazarsanız yazın, yazdığınız siz oluverirsiniz. - Şiirlerinizi okuduğumuzda insana dair pek çok farklı duyguyu bir arada görmek mümkün. Her okurun kendini bulabileceği bir şiiriniz, bir dizeniz var diyebiliriz. Bunca insan, bunca duygu nasıl yazılıyor? Nelerden besleniy... Devamı

Ben Deliyim | Ercan İntaş

2013-11-29 14:56:00

Ben deliyim  Yorgun ve yalnızım. Kaldırımlara misafirim...  Gecenin gözleri üzerimde.  Denizin ortasında küçük bir adayım, yüzme bilmem  Yüreğimi bir yere bırakmışım, bıraktığım yerden çok uzaklardayım. Kapıları kapatmışım üstüme, sürgüleri beynime çekmişim.  Ey! Sabreden derviş bana da sabretmeyi öğretsene.  Ben deliyim, ama çok şey bilirim.  Renkler ve zevkler hiçbir şey ifade etmez bana...  Sonların başladığı yerden, başlangıçların son bulduğu yere gidiyorum.  Kara bir tren gibiyim yani, bir istasyondan bir istasyona, hep aynı raylar üzerinde. Ben deliyim  Yağmurun yağması benim için romantik değildir,  ben kurşun yağmurlarını bilirim.  Benim güneşim batmaz, dünyam dönmez, ayım hep mehtap halindedir, rüzgârlarım doğudan eser...  Kadehime doldurduğum hüzünle sarhoş olurum,  Mezem ise bir dilim umut. Ezbere bilirim yaşamayı, yaşarken savaşmayı. Ben deliyim.  Ben buralara ait değilim.  Dağları sırt sırta vermiş bir ülkem, surlarla çevrili bir şehrim.  12 den sonra volta attığım caddelerim, kızıl sakallı bir dayım bir de kara gözlü yarim var benim.  Ben Deliyim.  Söyleyemediğim düşüncelerim var.  Her akşam ayrı bir meydanda, Atatürk heykelinin karşısında, olmayan aklımı dar ağacına asar, ipini çekerim. Ölüm, ölüm kurşun olup yağar üzerime. Binlerce kez öldürülmüş ama ölmemişim.  Ben sıratın canbazı, doğal bir felaket, sosyal bir belayım. Ben deliyim  Benim mevsimim değişmez, sadece bahardır.  kuşlardan sadece güvercini bilirim, yüreğim kanatlarıyla beraber çarpar.  İnsanlardan yalnız çocukları severim, onları da ... Devamı

Cadı Ağacı | Edip Cansever

2013-11-13 00:24:00

CADI AĞACI I Doğanın unuttuğum ya da hiç rastlamadığım parçaları Bir bir oluyor Ben kendi yarattığım bir yoldan geçiyorum Yolun üstünde kurumuş bir cadı ağacı Kurumuş, kansız, bembeyaz bir cadı ağacı Kenarından bir düş sallantısının ağıyor Dinliyorum bu ölümsel sesi de — ne ister benden bu doğa Dinler gibi bakıcıların tıpkı Hışırtısını meşe yapraklarının Yüce tanrı Zeus’un tapınağında Bilmek için ne düşündüğünü bu delişmen tanrının Dinliyorum ben de yıkıntısını ağacın Oysa biliyorum, ne olacak bir şey var Ne görünmezlerde bir tanrı Ki yarattığım bir yolda duruyorum. Öyle Hepimiz duruyoruz: ilk durak cadı ağacı. II Üç kişi iniyor, üç kişi biniyor, ben artık bir pencere kenarına oturuyorum Bir açık pencerenin kenarına ben Sessizce oturuyorum. Bir kır fidanı büyük oluyor, onu öylece görmem gerek Saydam bir kervan geçiyor üstünden, ki bunlar unuttuğum şeyler olmalı benim Kervanın ben tutarındaki parçaları Hiçbiri ilgimi çekmiyor Sıcaktan ölmüş bazı kuşları aydınlık kurutuyor ve kayaları Aydınlık kurutuyor. Sonunda bir ses olacak bunlar rüzgârda Ayrıntıları ben uğultusunda bir ses Ben bunu biliyorum Kayaların hep başka kayalarla ilintileri var. Oysa kuşların Diyorum bir kuşlar düşüncesiyle ilintisi var da, onlar Sanki hiç uçmuyorlar, durmadan kopuyorlar Bir gizlilik biçiminden, dünyanın böyle ne olduğu biçiminden Kopuyorlar bir bir Kopsunlar, ben bunu anlıyorum Bunu tam anlıyorken cadı ağacı orda duruyor Boş bir kasabada çok yaşlı bir hancının Tuzlanmış dere balıklarını kutulara dizerkenki Elleri gibi, öyle bir yanılmazlıkla Duruyor da Her şey ki bir süre kendisi gibi duruyor, ben buna seviniyorum ... Devamı

Şairin Seyir Defteri - Kitap, Menekşe, Tırnak

2013-11-12 13:24:00

  Bahçede şezlonga uzanmış  Kitap okuyan adam Kaldırıyor arada başını kitaptan Bir lastik hortumunun ışıldadığı tarhtaki Menekşenin M’sine bakıyor yalnız -günün kapı aralığı mavidir- O menekşe ki çiçek kavramından kurtulduğu için var Adam ki sevgi kavramından kaçtığı için mutlu Denizin bir adam boyu üstü gibi erinçli bir de. Şiirin bir gölgesi olmalıydı eylül -diyebilirdi- Şiir okumam ki diyor karısı Sırtını duvara dayamış, gökteki bir uçağın yaldızlı İzine bakıyor-yüzünde birbirine benzemeyen üç ayrı uzaklık- Ekliyor: biraz daha kessem tırnaklarımı Güz benim olacak. Kitaba dalıyor adam Küçük bir ot koparıyor kadın Ben buradan göremiyorum, masamdan, otun cinsini yani İyi günler diliyorum onlara, uzaktan Ve yalnızlığa değgin çok şey biliyorum. Adamın elindeki kitap benim kitabım Okuduğu şiir de işte bu okuduğunuz şiir. __ E. Cansever, Sonrası Kalır ... Devamı

Bezik Oynayan Kadınlar | Manastırlı Hilmi Beye Birinci Mektup

2013-11-12 12:40:00

  İşte şu yağmurlar, işte şu balkon, işte ben İşte şu begonya, işte yalnızlık İşte su damlacıkları, alnımda, kollarımda İşte yok oluşumdan doğan kent Hiçbir yere taşınıyorum, kendime sızıyorum yalnız Ben dediğim koskocaman bir oyuk Koltuğun üstünde, aynadaki yansıda Bir oyuk! sofada, mutfakta, yatağımda Yaşamayı tersinden kolluyorum sanki Yetişip öne geçiyorum sık sık. Sözgelimi Bir iki saatte bitiveriyor bir mevsim İyi Bugün pazartesi mi? kapının, pencerenin durumu Salıyı gösteriyor. Salondaki büyük saati sattım Saatin ölçebileceği Herhangi bir zaman parçası yok Gittiği yeri bilmeyen böcekler gibiyim Bir oyuğa, oyulmuş bir yaşama Ne gereği var ki saatin Balkona çıkıyorum sürekli Yollar yollar yollar katediyorum sanki böylece Bir semtin ilk rengini alıyorum Örneğin Ümraniye'de bir çay bahçesindeyim Bazan Anılardan anılara bir yol Ve Anılardan anılara sallanan bahçe Hangi yaprağı koparsam son anı avucumda kalıyor İyi. Yeniköy'de bir kahve içer miyiz, dedim bu sabah Bu sabah bu sabah Oralı olmadı kimse —pazartesi miydi— Oyuğumdan çıkmıştım tam, begonyamsa güller içinde Nasıl? Güllerse güller içinde yani Ve balkon demirinde bir martı. Dedim ki Deniz şuralarda bir yerde olmalı Çıt yok evin içinde Deniz şuralarda bir yerde olmalı Çıt yok Sanki dünyadaki bütün çay ocakları kapalı Ve göklerden tepelere inen bir sokak Ya da bir akarsuyum ben Denizse Şuralarda.. Yok önemi bir iki gün kaldı —martı— Balkonda Deniz de öldü sonra, martı da İyi iyi. Suyu tutmak gibi bir şeydi hepsi Günler —seni anımsadığım zaman— Birden Kurtuluş'tan Taksim'e giden bir tramvay görü... Devamı

Atatürk'ün Ölümü - Cenazesinin Defnedilmesi | Resimli Anlatım (1

2013-11-09 19:26:00

(10 Kasım 1938 - 10 Kasım 1953)   Dolmabahçe Sarayı, İstanbul, 10 Kasım 1938   Bütün hayatı mücadele içinde geçen Atatürk’ün 1937 yılının sonlarına doğru sağlığı bozulmaya başlamıştı. Buna rağmen o dönemde yoğun bir biçimde bitmeyen bir heyecanla Hatay'ın ana vatana dahil olması için çalıştı. Kendisinde mevcut karaciğer kifayetsizliği Ocak 1938'de daha da belirginleşti. Büyük Önder son günlerini İstanbul’da sürekli doktorların gözetiminde geçirdi. 10 Kasım 1938 Perşembe günü saat dokuzu beş geçe Dolmabahçe Sarayı'nda hayata gözlerini kapadı. Ölümü bütün dünyada derin akisler yaptı ve büyük üzüntü yarattı. Atatürk’ün vefatı, müdavim tabipleri Prof. Neşet Ömer İrdelp, Prof. Mim Kemal Öke ve Dr. Nihad Reşat beyler ile müşavir tabipler Prof. Akil Muhtar Özden, Prof. Hayrullah Diker, Prof. Süreyya H. Serter, Dr. Kamil Berk ve Dr. Abravaya Marmaralı tarafından yazılan şu raporla tespit edildi: “Reisicumhur Atatürk’ün umumî hâllerindeki vehamet dün gece saat 24’te neşir edilen tebliğden sonra her an artarak bugün, 10 İkinciteşrin 1938 Perşembe sabahı saat dokuzu beş geçe büyük şefimiz derin koma içinde terki hayat etmişlerdir. 10 İkinciteşrin 1938.”  Atatürk'ün naaşı, Dolmabahçe Sarayı salonunda özel bir katafalka yerleştirildi. Türk bayrağına sarılı ve başında silâh arkadaşlarının nöbet tuttuğu mukaddes tabut, üç gün müddetle milletin ziyaretine bırakıldı. Dolmabahçe Sarayı, İstanbul, 16 Kasım&n... Devamı

Çağrılmayan Yakup | Edip Cansever

2013-10-30 13:51:00

Her türlü bir şeyler sizin olsun, ben artık Hep böyle istiyorum, ayıp degil ya Durduğum bir gündü, diyorum, yüzümü göğe doğurduğum Bir gündü ve yaşar gibi kaldığım bir yaşama içinde Ve yollarda ölü baykuşlar bulduğum   I             Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup           Bunu kendine üç kere söyledi           Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar           O kadar çoktular ki, doğrusu ben şaşırdım           Ben, yani Yakup, her türlü çagrılmanın olağan şekli           Daha hiç çağrılmadım           Biri olsun "Yakup!" diye seslenmedi hiç           Yakup!           Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım           Ve içimden durgun ve çürük bir suyu düşüreyim           Ceplerimdeki eskimiş kağıt parçalarını atayım           Sonra bir güzel yıkanayım da.           Ben size demedim mi.             Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum           Sanki böyle niye ben oradan geliyorum    &nb... Devamı

Emre Gökçe | Esaret

2013-10-27 23:20:00

Kalbim ağrıyor, canım yanıyor, gönlüm kırık. Sen nasılsın bilmiyorum ama ben iyi bakamadım kendime... Allah’a emanetim.  Ne sen sor kısacası ne de ben anlatayım uzunca. Bu beter hâli anlatmaya yetecek kadar mecalim yok artık. Ama umut işte, hiç habersiz bir anda geleceksin... Belki bir sabah: İki simit, biraz peynir, çalacaksın çekip gittiğin şu kapıyı. Gülümseyeceksin: ‘‘Sen otur, ben demlerim çayları...’’   Devamı