Şükrü Erbaş

2014-01-17 00:01:00

İlk şiirinin Varlık dergisinde yayınlanmasıyla edebiyat dünyasına giren Şükrü Erbaş, bugüne kadar içinde insana dair her duyguyu barındıran, kendi toprağından gelen pek çok şiir yazdı. Son kitabı Bağbozumu Şarkıları’yla 2012′de okurlarının karşısına çıkan Erbaş’la şiir yaşamına, şiirinin kaynaklarına, insanlık hallerine ve edebiyatın gidişatına dair keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

- Şiir yaşamınız nasıl başladı? Neden şiiri tercih ettiniz?

Erken midir, geç midir bilmiyorum ama lise yıllarında başladım yazmaya. Elbette ilk gençliğin heyecanlarıyla, acemilikleriyle dolu bir yazma hevesiydi. Beni bugüne taşıdığı için o kanat çırpmaların bir değeri olduğuna inanırım. Neden şiiri seçtim, yanıtını bilmiyorum ama okuma tutkusu giderek yazmaya evrildi sanırım.

- “İnsanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık” diyorsunuz, yalnızlıktan sıklıkla bahsediyorsunuz, ayrı kalınan bir sevgili çıkıyor karşımıza şiirlerinizde. Şiirlerinizdeki bu duygular ve yaşanmışlıklar tamamıyla Şükrü Erbaş’ın hayatının izdüşümleri midir?

2395_sukru_Erbas678Bu mümkün olabilir mi? Yalnız benim için değil yazan hiç kimse için böyle birebir, bir izdüşüm söz konusu olamaz. Kendinizden yola çıktığınız şiirler bile bir süre sonra, sözcüklerin, dizelerin sizi harf harf sürüklediği süreç içerisinde, gider başka insanların hayatlarından acılar, hevesler, hayaller, gelecek tasarımları alır. Ancak yazının bir büyüsüdür, kimi yazarsanız yazın, yazdığınız siz oluverirsiniz.

- Şiirlerinizi okuduğumuzda insana dair pek çok farklı duyguyu bir arada görmek mümkün. Her okurun kendini bulabileceği bir şiiriniz, bir dizeniz var diyebiliriz. Bunca insan, bunca duygu nasıl yazılıyor? Nelerden besleniyorsunuz, üstat bellediğiniz şairler / yazarlar var mı?

Önce, teşekkür ederim, bunu gördüğünüz için. Nasıl yazıldığını verili aklın kurallı cümleleriyle açıklayamam ama dilerseniz dünya algım hakkında birkaç söz edebilirim. Ben, insan hayatının, ne kadar kapalı, yalnız, bencil, dünyadan uzak geçerse geçsin, bu dünyanın, kendi dışındaki bütün varlıklarından oluştuğuna inanırım. Beş duyumuzun algı alanına giren her şey bizi nakış nakış oluşturur. Eğer azıcık da duygusal özdeşlik kurma becerisi geliştirmişseniz sizin için kapalı kapı, insan, duygu yoktur. Kimin acısı olursa olsun, gelir sizin canınıza batar, sizin olur ve ağzınızda, kalbinizde dile dönüşüverir.

Üstat diyeceğim o kadar isim var ki, hem bizden, hem dünyadan… Decameron Hikayeleri’nden, Binbir Gece Masalları’ndan, Yunus’tan, Karac’oğlan’dan, Cervantes’ten, Kafka’dan, Dostoyevski’den, Hasan Ali Toptaş’tan… Günümüzün en genç isimlerine kadar…

- Hemen her röportajınızda karşınıza, Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz? adlı şiirinizle ilgili bir soru çıkıyor: Toplumcu olduğunuz halde bu şiiri nasıl yazdığınız, bunun sizi nelerle mücadele koruyor mu bu şiirdeki etmek zorunda bıraktığı, şiirin yazıldığı dönemde neler yaşandığı, Süleyman Demirel’in ne söylediği… Ve siz diyorsunuz ki, “Hâlâ her bir harfinin altına hayatımı basarım. Ama bu ve benzeri şiirlerin hiç okunmayacağı günlerin gelmesini bütün yüreğimle de isterim.” Bugün hâlâ geçerli mi düşünceleriniz? Bu tarz şiirlerin okunmayacağı günler geldi mi ya da gelecek mi?

Bu şiirle ilgili çok konuştum. Çok soruldu. Gönül yorgunluğu verecek kadar saçma sapan şeylerle karşılaştım. Son sorunuza birkaç cümle kurayım: Ne yazık ki hâlâ geçerliliğini koruyor şiirdeki öfke. Bu gidişle ne yazık ki daha uzun süre okunacak. Bu devlet, polis zoruyla park açıp kapatmaya devam ettiği sürece; Roboskili otuz dört çocuğun öldürülme emrini veren sorumlu iki yıldır bulunamadığı(!) sürece; gezi olaylarında öldürülen gencecik çocukların birinin bile çok açık failleri ellerini kollarını sallayarak gezdiği sürece; eğitim her gün biraz daha din odaklı olmaya başladığı sürece; demokrasiyi başörtüsüne indirgediğimiz sürece… Bu ve benzeri şiirler okunacaktır. Daha doğrusu hayatta bir karşılığı olacaktır. Bütün bu kepazelikler, köylülükten kaynaklanmaktadır. Köylüden değil, dikkat, köylülükten…

- Bir röportajınızda, “Ben, insandan dağ başındaki bir küçücük, yalnız taşa kadar dünyanın bütün varlıklarını kendi varlığımın tamamlayanı olarak görürüm.” diyorsunuz. Genelleme yapmak ne kadar doğru bilmiyorum ama bugün şiirlerini okuyucularının karşısına çıkaran pek çok şair, sizdeki bu “tamamlayacılık”ı hissettiremiyor okura. Sizce artık şairler, insanı ve hayatı en küçük ayrıntısına kadar anlatabileceği bir varlık olarak görmüyor mu?

Bu, şairin oluşturduğu, ideolojik, etik ve estetik değerlerle ilgili bir sorun, bir durum. Eğer doğanın, insanın, toplumun diyalektiğini iyi okumazsanız; bu üç olgunun, gerçeğin, birbirinin içinde var olduklarını, birbirine ruh olduklarını görmezseniz, söyleyeceğiniz söz kendi üstüne kapalı, dünyaya değmeyen, duygusunu kimseye bulaştırmayan bir eğlenceye, marifet sergilemeye döner. Şiir, ne süslü söz söyleme sanatıdır, ne de veciz sözler söyleme sanatı. İnsanın var oluş hallerinden birisidir. Dünyanın bütün varlıklarından ses alır, söz alır, sonra da bizden geçerek, bizim sesimizi alarak bütün bu varlıklara ses eder.

- Unutma Defteri adlı eserinizde Semih Poroy çizgileri görüyoruz. Bu çalışmadan nasıl dönüşler aldınız, tekrar böyle bir çalışmayla okurlarınıza ulaşmayı düşünür müsünüz?

En başta benim ve Semih’in içine sindi. Böyle olmasaydı okurdan gelecek olumlu-olumsuz tepki çok önemli olmazdı. Benim önerimle gerçekleşti bu birliktelik. Okur, çizimi yapılmış şiiri bir de çizgi olarak okusun merakıydı. İki alanın hayal gücünün birlikte sunulması merakıydı. Bir derdi iki ayrı algıdan görme, iki ayrı dille okuma, kısaca çok daha geniş bir çağrışım alanı yaratabilme heyecanıydı. Çok olumlu dönüşler aldım. Ancak bir daha böyle bir çalışma düşünür müyüm, bilmiyorum. Öyle sık sık başvurulacak bir yol olmadığını düşünüyorum. Olsa bile, ancak yine Semih’le olur…

- “Denemeler yazmak zorunda kaldım.” diyorsunuz. Deneme, şiir kadar istek duyduğunuz bir tür değil mi; neden zorunluluk olarak gördünüz deneme yazmayı? Ve bu zorunluluğu doğuran neydi?

Bunu çok söyledim, ben düzyazıdan hep uzak durmaya çalıştım. Sanki şiire kuma getiriyormuşum gibi bir garip duyguyla uzak durdum. Ancak, hayatın gerçeği bizim isteklerimizi çok fazla dinlemiyor. Bir gazetedeartist_95932 yazma zorunluluğu (bu gönüllü bir zorunluluktu, siyasi bir tutumdu, bilinsin isterim) ile gündeme geldi denemeler. Ancak, bildik gazete yazılarına hiç benzemedi. Dili baştan sona şiirin diliyle kuruldu. Deneme, diğer düzyazı türlerinden, şiire an yakın olanıdır. Bugün dönüp bakınca, iyi ki beni zorlamışlar diyorum.

- Eserlerinizin yeri bende çok ayrı fakat Ömür Hanım’la Güz Konuşmaları, hepsinden ayrı bir yerde bence. Hayatı, Ömür Hanım’la birlikte ilmek ilmek dokuyorsunuz desek yalan olmaz. Fakat bu eserde dikkatimi çeken bir şey var: Bir duyguyu, düşünceyi ya da olguyu hep tam tersi bir duygu, düşünce ya da olguyla tanımlıyor ve anlamlandırıyorsunuz. Sizce hayat bu kadar çelişkili mi, bu çelişkiler mi anlamlandırıyor onu?

Evet, hayat bu kadardan da çok çelişkiler üzerine kurulu. Ona zenginliğini veren de (bize acı verse de zaman zaman) bu çelişkiler, bu diyalektik, bu sonsuzluktur. Bizi hem büyütür, hem ezer, eksiğimizi yüzümüze çarpar, öğrenme-yaşama-sevme arzumuzun önünü açar, sonra da bir gün o sonsuzluğa gömer. Onun için insan elinden geldiğinden de çok, bir saniyesini bile heba etmeden varlığını bu mucizeyle çoğaltmalı, onu sevmeli, varoluşuna menevişler düşmelidir. Bunu kimse anlamasa da, görmese de, duymasa da; bir yalnızlık içinde kaybolduğu duygusunu yaşasa da bunu yapmalıdır.

- “Benim kültürel ana rahmim çocukluğumdan ve gençliğimden ta bugüne kadar duyup okuduğum türküler, şiirler, halk hikâyeleri, masallar, fıkralar ve beşiğinde büyüdüğüm değerlerdir.” diyorsunuz bir söyleşide. Bugün Şükrü Erbaş hâlâ aynı cümleyi kurabilir mi, “kültürel ana rahmi” hâlâ aynı mı? Bugün başka şairlerde de görebiliyor musunuz böyle bir altyapıyı?

Geçmişi değiştirme şansımız var mı? Ana rahmimizi değiştirebilir miyiz? Acısıyla, zenginlikleriyle, iyilikleriyle, kötü yanlarıyla o geçmiş, o geçmişin değerleri bütün hücrelerimizi oluşturmuştur. Biz eğer becerebilirsek, bu ana rahmimize, yaşadığımız gerçeklik içinden yeni yeni değerler, güzellikler, mutsuzluklar… Ekleyebiliriz. Yoksa o kültürel ana rahmi, bir süre sonra içinde yaşayan bebeği, büyüğü kendi kanıyla boğabilir. Elbette her insanın coğrafyası, kültürü, tarihi onun ana rahmidir. Bunun üzerine zamanın-insanın-dünyanın bilgisini ve değerlerini ekleyenler, bu ilişkilendirme-büyüme-kıyaslamadan yeni bir var oluş yaratabilenler, şiir-edebiyat-müzik-resim vb adına bütün zamanları kucaklayan yapıtlar yaratabilirler. Yoksa yukarda da söylemeye çalıştığım gibi sanat çok özel bir gönül eğlencesi sınırını aşamaz.

- Yolculuk (1987 Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü), Dicle Üstü Ay Bulanık (1996 Orhan Murat Arıburnu Şiir Ödülü), Üç Nokta Beş Harf (2002 Ahmed Arif Şiir Ödülü) ve Gölge Masalı (2005 Ömer Asım Aksoy Şiir Ödülü) gibi kitaplarınızla şiir ödülleri aldınız. Bunun yanı sıra 17. Altın Portakal Şiir Ödülü de aldınız. Günümüzde edebiyat ödüllerinin durumu malum; herkes önyargıyla yaklaşıyor neredeyse. Son birkaç yıldır özellikle… Edebiyat dünyasının belirli isimlerinin, çok da sağlam kriterlere dayanmadan, objektiflikten uzak etkinlikleri olarak görülüyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Bakış açısı değişti mi sizce de ya da neden değişti?

Hangi ödül kurumu nasıl çalışır, nasıl değerlendirme yapar, bunları bilemem. Dışarıdan konuşmanın ucuzluğuna düşecek yaşları çoktan geçtim. Ben beni bildim bileli bu tür sözler, tartışmalar yaşanır. Hatta edebiyatın edebini çok aşan berbat bir dille de yapılır bu. Birkaç ödül verildi bana da. Ne aldım diye şair oldum, ne verilmedi diye şairliğim elimden alındı. Ödülü bir sonuç, bir değerbilirlik olarak gördüm hep. Hiçbir şeyin toz kadar iz bırakmadığı çığırından çıkmış bu zamanda belki birazcık da söz konusu kitaba dikkat çekmek.  Yunus Emre’nin, Karac’oğlan’ın, Dante’nin, Shakepeare’in, Hafız’ın, Sadi’nin ödülleri yoktu. Başka bir şey söylemeye gerek var mı bilmiyorum… Sadece iyi şiir yazmaya inandım ben.

Günümüzde edebiyatın seyri değişti ve sanırım eskiye göre biraz daha hızlı ilerliyor. Hemen hemen her gün yeni bir kitapla –hatta belki daha fazla- karşılaşıyoruz. Yeni nesil şairler, yazarlar eserlerini duyurmaya çalışıyor. Bu hız, bu şair ve yazar bolluğu edebiyatı nasıl etkiler? Bu durum, Şükrü Erbaş’a göre, edebiyatın gelişmesi için bir avantaj mıdır yoksa artık nitelikli eser bulmakta zorlanmak anlamına mı gelir?

Biraz acımasız bulunabilir ama söylemek zorundayım; bir metre atlayan iki kişiyle iki metre atlanmaz. Binlerce kötü şiirden iyi bir şiir çıkmaz. Olasılık hesabıyla, ne kadar çok şiir yazılırsa içlerinden iyi şiirin çıkma şansı o kadar yüksektir. Bu doğru. Ancak sonuçta bir olasılık hesabı bu. Kötü emsal olmaz diye bir söz var. Benim, bizim kuşağın yazmaya başladığı yıllarda dergilerde şiir yayımlatabilmek epeyce müşkül bir işti. Hele kitap yayınlamak… O nedenle yazdığımızdan daha iyisini yazabilmek için çırpınır dururduk. Şimdi öyle olmuyor. Üç beş arkadaş bir araya geliyor, fanzin türü, küçük oylumlu bir dergi çıkarıyorlar, kendi ürünlerini yazılı-basılı kağıtta görüp seviniyorlar. Bu, onları kolay metinlere hapsediyor bir anlamda. Elbette şiir kaygısı olanları, şiire büyük emek verenleri ayrı tutuyorum. Onlar, hangi olumsuz koşullarda olursa olsun yazıyorlar. Yazdıkları geç de olsa hayat içerisinde karşılığını buluyor.

- Biz okurlar –çoğunlukla gençler- edebiyatın hep aynı insanların düşünce çizgileri doğrultusunda sıradanlaştığını, belli bir kesimin tekeline hapsedildiğini düşünüyoruz uzun zamandır. Buna karşı bir mücadele için de bugün fanzincilik ve dergicilik bir hayli çeşitlendi; pek çok yeni oluşum var. Edebiyatı ne derece geliştirdiği her fanzin ve dergi kapsamında eleştirilebilir tabii. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Bu gençlerin bir zaman sonra bıkacağı bir heves mi yoksa gerçekten edebiyatı geliştirebilecek, çeşitlendirebilecek bir uğraş mı?

DSC01897Bu heyecanları, emekleri saygıyla karşılıyorum. Kanat alıştırmaları böyle olur. Edebiyatın mutfağına buralardan girilir. Ancak, şiir, öykü, deneme, eleştiri… Oylumlu ürünler, tartışmalar, yeni bakış açıları, dosya oylumunda çalışmalar, ister istemez daha çaplı, kapsamlı dergiler ister. Bir heves olarak mı kalır, gidip büyük edebiyatın kapılarını açar mı, bu kişilerin çapıyla, edebiyatla kurdukları ilişkinin derinliğiyle, verdikleri emekle, gösterecekleri sabırla ilgilidir biraz da… Topluca bir şey söylemek yanlış olur.

- Gelişen teknolojiyle birlikte sosyal ağlar da hayatımızda büyük yer kaplıyor artık. Her ne kadar insanlararası iletişimi kopardığından, yapay olduğundan şikâyet etsek de hepimiz etkin birer kullanıcıyız. Sizin de sosyal ağları, çoğu şair ve yazara göre, etkin kullandığınızı görüyoruz çoğu zaman. Okurlarınız size daha kolay ve çabuk ulaşabiliyor. Bu kadar kolay ulaşılabilir olmak; okurlarla ve şair / yazar adaylarıyla bir araya gelmek nasıl bir duygu?

Sosyal medya, sosyal ağlar, sanal dünya… Adı her neyse… Başlangıçta çok büyük kaygıyla, suya yazılan yazı gibi baktığım bir alandı. İyi edebiyatla kötü edebiyatın sınırlarını silen bir panayır yeri gibi gördüm uzun yıllar. Hala da derin kaygılarım var. Ancak, geçmişteki iletişime benzemeyen, zamanın ruhuna uygun yeni bir alan… Bize rağmen hemen her şeyi kendine çeken, hatta yutan bir alan. Uzak kalamıyorsunuz. Teslim olmadan kullanılabilirse epeyce bir kolaylığı var. Ancak yazmanın her zaman çok özel, büyük, derin bir yalnızlıkla mümkün olacağını hiçbir zaman unutmadan, aklımızın ve kalbimizin ortasına kocaman harflerle yazarak bu ağlar kullanılabilir diye düşünüyorum.

- Son olarak, altını çizdiğimiz dizeleri tekrar tekrar okumak da güzel ama siz de diyorsunuz ya, “Yalnızlık her koşulda bir sığınak bulur” diye, yalnızlıklarımıza her koşulda sığınak olacak yeni şiirlerinizle ne zaman buluşacağız?

Bilmiyorum. Son kitaptan sonra bir şiir yazabildim. Başka telaşlar, acılar saçıp savuruyor insanı. En iyimser, belki birkaç yıl sonra…

Bu güzel sohbet için çok teşekkür ederiz. Yeni şiirlerinizi bekliyor olacağız…

Röportaj: Merve Akıncı

0
0
0
Yorum Yaz